Rahmi Öğdül – Perspektif nedir?

Doğal görme biçimimizi unuttuğumuzu bize hatırlatarak konuşmasına başlayan sanat ve kültür eleştirmeni Rahmi Öğdül, tek kaçışlı perspektif ile çizilmiş yalın bir otoyol görselini inceleyerek inşa edilen bakışımızı masaya yatırma önerisinin ilk adımını atmış oldu. Gördüğümüz şey ile aramıza mesafe koyan matematiksel soyut düzlemin aynı zamanda ‘ben’ dediğimiz alanın örgütleyicisi haline gelmesinin tarihsel bir olgu olduğunu sık sık dile getiren akademisyen, nesneler ile ilişkisizliğimizin kaynağını ararken yerin fiziksel kuvvetlerinden arındırılmış mimari yapıları ve sonsuz olduğu varsayılan otoyolda ilerleyen araçları hayatın içinden örnekler olarak gösterdi.  

one way road ile ilgili görsel sonucu



Güncel örnekleri anlamlandırabilmek içinse insan görüşünün, Rönesans’tan bu yana düz ve yatay ışınların kaçış çizgisine doğru yol aldığı geometrik mekanın kurallarına göre evrildiğini ve bu sebeple ölçülebilir hale geldiğinin altını çizdi. Çizgisel perspektif adını verdiğimiz bu görme biçimi, iki göz bebeğimiz olmasına rağmen tek odak noktası ile işlem yapar. Düz  çizgileri retinanın küresel biçimine yansıtır ve gözün eğri olan formunu es geçerek gözün  döngüsel imgesini görmezden gelir. Kendi içine doğru bükümlü olan imge dünyamız başkalaşır ve sonsuza dek uzayabilen hali ile sunulur. Rahmi Öğdül’ün kelimeleriyle, ‘Sonsuzdur perspektifin mekanı.’

Sonsuz mekanların oluşturduğu mesafesizliğin ve Öklidyen bakış biçimlerinin arasında kurulan ‘hareketleri kestirilebilir’ bireyin ise egemen görme biçimlerine yakalanması kolaylaşır. Mekanda tözsel olan, görmenin alanından dışlanır ve yerinden edilebilirlik geri planda kalır. Bu şekilde de mekanlar psikofizyolojik özelliklerinden arındırılır ve ön cephesinden ibaret bir kurguya indirgenerek her seferinde ‘yeni bir mekanda olma’ deneyimini yaşama potansiyelimizi yitirmeye başlarız.  

Bu deneyimin henüz yitmemiş olduğu antik dünyada ise ikonalar tanrı bakışı ile oluşturulur ve üst üste yığılan imgeler, şuan bize naif gelecek şekilde istiflenir. İnsanın merkeze alınması fikri ile biçim değiştiren görme duyusu için artık çevreleyici bir çeper yoktur, insan kendi merkezini her zaman yanında taşır. Rönesans dönemi ressamı Leone Battista Alberti’nin bir tablonun sınırlarının, dünyanın onun aracılığı ile görülecek bir pencere gibi kurgulanması gerektiğini söylemesi ise uzama ve yanılsamaya dair fikrin değişimine dair olan bu yargıyı destekler. Göz artık hareketsiz olarak varsayılır ve salt matematiksel bir reprodüksiyon aracılığı ile bakışımız bizden soyutlanır.  



Pietro Perugino –  Christ Giving the Keys of the Kingdom to St. Peter



Daha sonra ise Camera Obscura herhangi bir düzleme, çizgisel perspektifin optik özelliklerini kullanarak dışsal bir cismi yüzeye yansıtma önerisi ile bedensiz ve güneş ışınlarından arındırılmış bir görüntüyü sunacaktır. Bu pratiğin eleştirisini yapan Pavel Florenski, durumun teatral bir temsil ürettiğini ve izleyicileri pasif olarak yeniden ürettiğinin altını çizer. Üç boyutlu yanılsama ve kağıda projekte edilen gerçeklik fikri, sanatçı Albecht Dürer’in modelini resmederken kullandığı ızgara çerçevesinde de görülür.  

camera obscura ile ilgili görsel sonucu
Camera Obscura



Perspektif algısının tarihte sürekli olarak aynı şekilde kurgulanmadığını verdiği örnekler üzerinden tekrardan belirten Rahmi Öğdül, Michelangelo ve Bernini’nin Davut heykellerini karşılaştırarak Barok üslubun hareketi yeniden görüş alanının bir öğesi haline getirdiğinden bahsetti. Michelangelo’nun Davut’unda izleyen bir kişinin heykele bakacağı ideal bir nokta varken, Bernini’nin Davut’unda heykel sizi kışkırtarak pozisyonunuzu değiştirmeye iter. Kişiyi etrafında dolaştırarak kendisini sürekli olarak ifşa eder ve sadece birden fazla bakış açısından görünebilen hikayesi ile çizgisel perspektifi yerinden eder. 



Aynı değişimi mimaride ve mekanı deneyimleme biçimlerine de uygulayan Barok üslup, toplumda herkesin merkezle ilişkili olmak zorunda olduğu tek merkezli ve eş çaplı çemberlerin iç içe geçtiği labirent örgütlenme biçimlerini de değişime uğratır. Birden fazla merkeze sahip olan Barok mimaride mekanda sürekli bir çatallanma hakimdir. Kent hem özneler hem de nesneler için karmaşık hale gelmiştir ve nesneyi keşfetmek artık oldukça zordur.  

Çizgisel perspektifi sekteye uğratan tek unsur Barok üslubu olmamıştır elbette. Yakın bir reddi Diego Velázquez’in ‘Las Meninas’ adlı tablosunda görebiliriz. Tablodaki ressam doğrudan izleyiciye bakar ama aslında resmettiği kişi kral ve kraliçedir. Ressamın tabloyu aşan bakışı sürekli içerik değiştirerek ona bakana iktidarı verip sonra da geri çeker. 
Folies Bergère’de Bir Bar adlı eserinde Édouard Manet ise aynadan yansıyan erkek figürünü baz aldığımızda irkilmesi gereken bir barmenin sakin mizacını kullanır. İngiliz sanatçı William Turner ise daha radikal bir kararla doğrudan Güneş’e bakarak kendi göz küresi ile bir gök cismi arasındaki ayrımı eritmeye çalışır ve bedensiz görme biçimlerinin eksikliklerini eserleri aracılığı ile sorgular.  

İlgili resim
  William Turner – The Morning After The Deluge



Çizgisel perspektifin süregelen kullanım biçimlerinin kurduğu öznenin çıkış yoluna dair fikirlerin paylaşıldığı soru cevap kısmında ise depremin yarattığı, sonsuza gidişin zedelenme aralığının ürettiği ilişkisellikten söz edildi. Geometrik düzlemler aracılığı ile evcilleştirilen imgelerin dünyasında gören ile görülenin ilişkisinin sallantıda olduğu durumların önemi vurgulandı. Konuşmada sözü geçen eserlerde olduğu gibi birbirine kaynayan imgelerin yol açacağı karşılaşmaları, yan yana gelip farklı bakış açılarından yeniden yorumlamaya olan ihtiyacımız konuşuldu. Rahmi Öğdül’ün konuşmasına dair olan bu değerlendirmeyi konuşmacının Alman bilim insanı Wilhelm Schickard’dan yaptığı bir alıntı ile sonlandırabiliriz:  

Ey sanatçılar kırın kabuklarınızı!  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir