Nedir Özgürlük ve Bolluk? I Sergi






Sofia Taipale’nin Kara Sanat Atölyesi’nde açılan ilk kişisel sergisi ”Nedir özgürlük ve bolluk?”; sanatçının Türkiye’de görev aldığı arkeolojik kazılarda yaptığı çıkarımları ve Avrupa-merkezli düşüncenin oluşturduğu Batı ütopyası fikrinin iç yüzünü konu ediniyor. Uygarlıkların antik dönemlerden bu yana kullandıkları malzemenin evrimini, özgür bir hayatın gündelik yansımalarını ve kat edilmek istenen sanal ufukları işleyen fotoğraf, video ve heykel çalışmaları ile iki kıtanın imgesel fay hatlarını yoklayan seçki, 19 Aralık 16:30’da izleyicilere kapılarını açtı.

Sanatçı, diri tutulan şehir imajları ile örtbas edilen insansız-şehirlerin içinde barındırmadığı insanlara; gündelik sohbetlerin bir insanın hayat deneyimine eşlik etmeye dönüştüğü köy hayatında, sokaklarda yapılan müziğin birleştirici tınısında ve küçük girişimcilerin dükkan girişlerinde rastlıyor. Sofhia Taipale, modern kapitalizmin sunduğu tek tip yerkürenin bireye, fikirlere ve doğaya biçtiği rolün ötesinde hala fethedilmemiş coğrafyalar için hala geçerli olan bir gerilimi, kendisinin hala yüzleştiği bir soru ile gündeme getiriyor: Nedir özgürlük ve bolluk?


Hayatını çoğunu İrlanda ve İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçirmiş olan Sofhia Taipale, bir arkeolog olarak Türkiye’de İznik ve Antalya bölgelerinde gerçekleştirilen kazılara katılmış. Arkeoloji alanında yüksek öğretimini tamamlamış olan araştırmacı, sanat ile olan bağını sanat tarihi okumaları, gerçekleştirdiği eser restorasyonları ve katıldığı alan dışı seminerler ile kurmuş. Teorik eğilimleri ağır basan Taipale, kültürel örtüşmelerin sanattaki referanslarına hakim olabileceği Modern Sanat Müzeleri’nin düzenlenmesi görevinde de yer almış ama geçmişinde bir sanatçı olarak, herhangi bir eser üretimine rastlamıyoruz.


Bu durumu değiştiren sergisinde sanatçı, sergi alanını ikiye bölerek işe başlıyor. Avrupa’da bulunduğu yerleri imleyen, elle çizilmiş ve siyasi iç sınırlara sahip olmayan bir harita ile Türkiye’nin haritasını; iki coğrafya arasındaki durumları karşılaştırmak ve bir sentez yakalamak uğruna iki ana başlık gibi yerleştiriyor. Yolculuk ise, sadece alan taraması yapmak için düzenlenen bir katman tespiti yürüyüşünden ibaret değil, aynı zamanda kültürler ve sözcükler arasında.


Avrupa tarafından başlayan sergi, seyirciyi belirli bir sırayı izleyen heykeller ile karşılıyor. Avrupa ütopyası fikrinin birey üzerindeki fiziksel/zihinsel yaptırımları ve başkasının ajandasında bir dipnot haline gelme süreci, materyaller üzerinden arkeolojik referanslarla kuşanarak karşımıza çıkıyor. Doğa, toplum, ekonomik kısıtlama ve kayıp giden varoluş temalarını işleyen heykeller, Avrupa’nın açığa çıkmaktan hoşlanmayan gömü alanlarını eşeleme gayretinde. 

Orijinal Doğa, 2019 

Kil üzerine sprey boya ve sim 

Bir çocuğun henüz bozulmamış doğasını temsilen, bir kil heykelin üzerinde oluşturulduğu strüktürü ile beraber sergileme kararı ilk bakışta ön plana çıkıyor. Dünya’nın uzaydan görünümünde dikkat çeken yeşil ve mavi renkleri ise; çiğ ara malzeme olan kilin üzerinde, çocuğun boynu ile ahşap taban arasında formunda eşlik ettiği bir filizlenme ilişkisi kuruyor. Çocuk Dionysos’un munzur evreninin masumiyeti ile doğal dünyanın bir parçası olarak hayata atılan bireyin ortaklaştığı heykelde, henüz yozlaşmamış bir düşünce özgürlüğü kırıntısı hala mevcut. 

Toplum, 2019

Antik beden kopyası üzerine kağıt ve dikenli tel

Ten üzerinde beliren sınırların artık şekillendirmiş olduğu birey, antik bedeni saran dikenli telin daralarak ulaştığı kafa kısmı ile egemenin sosyo-politik ve ekonomik ajandasına bağlı halde belirir. Yüz hatları belirsizleştirilmiş, biçimini kaybetmesine ramak kalmış olduğu halde; telin bükümlerine yön vermek için kalıp olarak kullanılan beden, kımıldamayı ve sınırlarını kendine kılmayı, ancak arzulayabilir. 

Kayıp/Kafa Karışıklığı, 2019

Alçı üzerine sprey boya ve akrilik

Ekonomik sınırlamalar, kişi diğer ülkelere görece daha değerli bir para birimi ile ödeme alınsa bile yoksun bırakıcı bir yaptırımlar bütünüdür. Kredilere ve vergilere dağılan kazancı, Avrupa’da bulduğu -yürürlükten kaldırılan- Türk paralarını deri bir cüzdandan gasp etmekte olan bir el ile betimleyen Taipale; ekonomik göç, araştırma fonları bulmanın zorluğu ve refah konularını, iki tarafa doğru açılan İsis’in koruyucu-kollayıcı gözlerini kullanarak işliyor. 

Varoluş, 2019 

Alçı üzerine sprey boya ve eriyik halde wax

Kendi sahasında ete, dokuya ve deriye ev sahipliği yapmaktan çoktan vazgeçmiş kurukafalar ile çokça karşılaşan arkeolog; bireyi ten ile kemik arasında ağzı kapalı bir şekilde rehin almakla işe başlıyor. İki antika şamdanlığın kesilerek birleşme noktaları aracılığı ile birbirine montesi sayesinde oluşan yeni tabandan dökülen eriyik mum ise; ölü-diri, içerisi-dışarısı ve sınır gerilimlerini kurmaya çalışıyor. Avrupa’da yaşayan bireylerin koruması gereken dış görünümü, kendiliğin iç yüzü ile birleştiren dördüncü ve son heykel; eğitimli, iyi bir iş sahibi ve sunulabilirliği fazla olan kişilerin sönmüş ışığına küçük bir seremoni niteliğinde.

Türkiye’de sahip olunan fakat bir adım geriye çekilmedikçe farkına varmanın zor olduğu özgürlükleri konu alan fotoğraf serisi, Avrupa’da yitip gitmiş değerlerin başka bir coğrafyadaki olası-ortaya-çıkışlarına gönderme yapıyor. 


Keyfini Çıkarma Özgürlüğü

Uluslararası işbirliklerini ve ortaklaşmaları planlarken Doğu’daki ülkeleri dahil edebilmenin, beraber çalışmanın ve proje yürütebilmenin Türkiye’de hala diri bir özgürlük olduğunu düşünen sanatçı; ırkçılığın derinden kazındığı Avrupa toplumlarının aksine, sınırlar arası işbirliği olasılıklarının siyasi ön yargılar sebebiyle baltalanmadığını öne sürüyor. 

Fotoğraf: Fırat Yusuf Yılmaz


Keşfetme Özgürlüğü

Hareket ve erişimin çok fazla düzenleme ile kısıtlanarak, arkeolojik bilgi birikiminin zedelendiği ve söylemi kuran iktidarlara göre şekillendiği Avrupa’daki kazı alanlarının aksine Türkiye’de tarihin tozlu kitap sayfalarını çevirmek ve bilgiyi etkileşime sokmanın daha kolay olduğu iddia ediyor sanatçı. Antik bir mezar önünde çektiği fotoğrafı sergileyebilmesi, bunun küçük bir göstergesi ona göre.


Yetişme Özgürlüğü

Ev içi ekonomi ve cinsiyet eşitliğinin bireysel yaptırımlarının bir kadını kendi çocuğunu yetiştirebilmekten alıkoyduğu sosyal modeli konu edinerek sanatçı, Bahçecik’in Ferhadiye Köyü’nde beraber zaman geçirdiği -belirli bir ölçüde hiç sahip olamadığı çocuğu yerine geçen- küçük bir kız çocuğu ile aynı karede yer alıyor. Kendisinden stabil bir ekonomik gelir talep edildiği için evde kalması mümkün olmayan kadın, çocuklarını gün içinde ya bir başkasına vermek zorunda kalır ya da onlarla yeterli ölçüde ilgilenemez. Hamile kaldığında ise alabildiği yasal izin sadece 6 ay süre ile geçerli olur.

İfade Etme Özgürlüğü

Sokak müzisyenlerinin bu kadar çok insanı bir araya toplarken anı paylaştırabilmesi ve bu müzik tarzının Avrupa’da sadece turistik bölgelerin sahip olduğu bir doku olduğu fikri; sanatçının Türkiye’deki eski gezilerinden kalma bir fotoğrafın sessiz ama çınlayan parçalılığında tam bir nota çıkartmaya çalışıyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde ‘numunelik’ olarak işitilen sokak müziği sanatçıları ise, ancak zorlu lisans edinme prosedürleri sonrasında kendine enstrümanlarını yerleştirecek dar alanlar bulabiliyor.


Seçim Özgürlüğü

Yerini sağlamlaştırmış çok uluslu şirketler ve büyük zincirlerin ürettiği tekellerin zengin mağaza kataloğu, Avrupa’da küçük bir dükkana sahip olup kendi hayatını kazanmak isteyenlerin karşısında demir bir yumruk gibi dikiliyor. Kaybolan el işçiliği ve geleneksel el sanatları yerini pahalı ham malzemelere ve bireysel üretimi ketleyen senaryolara teslim ediyor. İplik bulmanın bile imkansız olduğu Avrupa’ya karşın Türkiye’de -henüz kaybolmamış- girişimci geleneklerin temsil edilebildiği dükkanlar sokaklarda seçilebilir.


Kendi Hayatını Yaşama Özgürlüğü

Türkiye’de pastoral hayatın izin verdiği; kendi hayvanların ile doğanın bağını hala kurabiliyor olma hali, geleneksel yaşam tarzının devamı ve kendi kendine yeten yaşamın fiilleri toprakta hala taze. Kişiler aileleriyle beraber yaşayabilir, yakın zaman geçirebilir ve birbirlerinin özel anlarına eşlik edebilir durumda. Avrupa’daki çiftçilik ise, verimli miktarda büyük ölçüde mal tedarik etmek zorunda olunan ve yalnızca tek bir kaynak sağlayan bir endüstri haline geldi. Bu kişilerin yanlız çalışmaları gerekiyor, yeterli para almıyorlar ve devlet desteğine muhtaçlar.


Neyi seçerdin? 

Günümüzde Doğu’da konumlandırılan bir iç mekanda kendi yüzü netlenmemiş bir şekilde kadrajın içine yerleştiren ve geleceği hala kesin olmayan öznelere seslenen sanatçı, Türkiye’de geçirdiği zamana dair izlenimini ve Avrupa deneyimini kıyasladığı gidiş gelişli bir zeminden gelen soruyu, öncelikle kendine ve sonra izleyiciye soruyor:

Neyi seçerdin?

Fotoğraf: İhsan Aktaş


c. Tek Kanallı Video Projeksiyon, 27′

Seka’nın sahil kısmında çekilen video, Avrupa’ya gitmek isteyen insanların oturup yolculuklarını temaşa ettiği,  Avrupa’nın kıyıları ile kendi kıyılarını kıyasladığı bir zemin yaratma kaygısı güdüyor ve virtüel ufuklara bakarak gidiş yolunun zihinde kurulduğu bir bakışım alanı yaratmaya çalışıyor. Dalgalar izleyiciye doğru gelirken kişinin yanıtlaması gereken çağrı gün yüzüne çıkıyor ve sürekli değişen arka planda zeminini sağlamlaştırmaya itiyor. Karar sonucunda belirlenen konum ise yapılan seçimin sonucu olarak kişiye eklemleniyor.




Sanatçı, Türkiye’de karşılaştığı yerel insanların sahip olduğu Avrupa Ütopyası fikrinin asıl kaynağını özgürlük ve bolluk istenci olduğunu eser metinleri aracılığı ile sıklıkla belirtiyor. Başka topraklarda başarılı olacakları inancına sebebiyet veren algı ise idealize edilmiş şehirlerin güzel fotoğraflarından kaynaklanan bir imaj çorbası. Görmediğimiz Avrupa ise, -aslında var olmayan- bir ideal yaşam için zaman harcamaya değecek özelliklere sahip değil. Zaten serginin amaçlarından biri de, kişileri sahip oldukları yaşamın zenginliğini takdir etmelerini sağlamak ve yeniden ele almaya teşvik etmek.

Sanatçıya göre, AB’nin insanların çalışabilmesi için hareket özgürlüğü sağladığı doğru. Ama asıl mesele bu kadar basit değil. Dil engelleri sebebiyle başka bir ülkede istediğin dereceye ve uygun eğitime erişmek çok zor. Daha olumlu şartların arayışı ile beraber gelen ayrılış ise aileleri parçalanıyor. Kimlik-köken bağıntısı giderek kayboluyor ve kişiler hayatları boyunca yabancı yaşamlar sürdürmek zorunda kalıyorlar. Avrupa’da iş bulmak ise Türkiye’de olduğu kadar zor. Siyasi yolsuzluk sadece sisteme çok iyi gömülü olduğu için anlaşılmıyor ve derinlemesine bakılmadan seçilemiyor. Oraya taşındığınızda kaybedilecek özgürlükleri ve bireyin sahip olduğu algı, değer ve özellikleri bir soruya dönüştürüp Sophia Taipale’nin sergi için hazırladığı metnin son kısmı ile cevap verecek olursak:

‘’Zenginlik yalnızca ekonomik bir durum değildir. Hayat kalitesi açısından ölçü; onunla ne yaptığınız ve kendi değerlerinizi ne olduğudur. Nihayetinde hem Avrupa hem de Türkiye’de eşittirler, ama aynı zamanda çok farklı, yaşam ve toplum katmanlarının içinde…’’

Kendi içinde bulunduğun özgürlüğün farkında olamayacağımızı dile getirmeye çalışan fotoğraf serisi, sürekli dokunulanın artık temas etmemesi gibi bir farkındalığı yeniden oluşturmaya çalışıyor. Bir akademiğin bakış açısından sunulan coğrafi düzlemler, toprak katmanlarını aşarak gerçekleştirilen bir üst-düşünüm sonucunda; sanatçının toplum deneyimindeki kişisel öğeleri sunan bir sergi haline dönüşüyor. Antik referansların ve sanat tarihinin bilinçli veya bilinçsiz olarak katıştığı eserler; kaybolan bir dili ortaya çıkarmaya çalışan arkeologun kırılgan objelere karşı gösterdiği titizlik sayesinde bilinmeyen bir tarihin tahmini için yine sanat eserlerini işaret ediyor.

Serginin yapamadıklarını gelelim. Avrupa-merkezli bakış açısı uyarınca, burada doğup büyümenin getirdiği farklı dinamiklerin bağlayıcılığını es geçen bir temsil; övülen pastoral yaşamın metaforu olan samimi evlerde geleceği ile oynanan çocukları ve ev içi yaygın olan fiziksel şiddeti gizliyor olabilir. Özgürlüğün farkındalığı ile ‘’Elinde olanla yetin!’’ buyruğu ise ince sınırlarda keşisen kısıtlayıcı baskıları meşrulaştırıyor olabilir. Toplumun birey üzerinde önce tortullaştırıp sonra taşlaştırdığı ‘modern dünya deneyimi’ de, coğrafyadan bağımsız olarak kendini ‘süregelen akışın basıncı’ olarak her toplulukta farklı biçimlerde gösterebilir.


Her müzikli şenlik, çevredeki bireylere eğlence bocalıyor değildir, özellikle müzisyen aynı zamanda aklında yerel otoriteden nasıl kaçacağının planını kurmak zorundaysa. Her uluslar arası proje verimli ve dostane koşullar altında gerçekleşmiyor olabilir. Tarım arazilerinde bulunmanın romantik bir başkaldırının yanında çoğunlukla biyolojik ve fiziksel yükümlülüklerde beraber geldiği de tekrar edilmeli. Bir toplulukta fikirlerin değerli bulunmaması önemli bir referans iken, hiç fikrin üretilmediği bir coğrafya da kulağa hiç iç açıcı gelmiyor. Girişimci küçük ve spesifik kalabiliyor olsa da, istediği ürünü satmıyor olduğu gerçeği hala sabit kalır. Bütün bir Türkiye denkleminde ise Sofhia Taipale, belki de sadece bir ‘turist’ olduğu için olumlu Türkiye resminin güvenli değişkeni olarak kalmıştır.

Bütün bu tespitlerin ortasında, disiplinler arası çalışmaların önemi; farklı bakış açılarının ürettiği bilgilerin sanat nesneleri ve sanatsal dolayımlar aracılığı ile sunulan pratiklerde ve hayatta kalmak için değişimin mutlak olduğu diyafram-kurgularda ortaya çıkıyor. Sanatın kapıları ‘alan dışı’ dahiliyetlere açılırken, diğer kavrayış biçimlerinin ürettiği kesişimler; kendi hacimlerinde birbirlerine indirgenmeden ve dönüştürülmeden sunulabilir hale geliyor.

Sentez kavramların üretimine katkı sağlayabilecek sergi hazırlık süreçleri ise, bir heykeltraşın patlatma heykel kalıbını açarken gösterdiği titizlik ile bir arkeoloğun toprak altındaki heykeli zedelememek için gösterdiği katman hassasiyetini ilişkilendiriyor. Tarihe miras kalan öğretileri sonsuza kadar yeryüzünden silmemek için gösterilen ilgi ile bir sanatçının detay hakimiyetini gösterdiği rötuş kısmı birbirine paralel gitmeye başladığında sanatçı olarak nitelendirilmeyen kişilerin kazandığı yeni davranış biçimleri; yeteneğini, ilhamını ve yaratma gücünü tanrısal kaynaklardan ve mucizevi rastlantılardan alan sanatçı mitini yavaş yavaş eritmeye başlıyor. Kazı alanında çıkartılan bir nesnenin nasıl ve hangi aletler kullanılarak üretildiğini, kendi kas hafızasını ve teknik bilgisini kullanarak çıkarsamalar ile tespit edebilen biri, kendi alanında şüphesiz çok şey başaracaktır. Kazılarda ve restorasyon projelerinde açılacak sergiler ise bu kesişimin bir sonraki adımı olabilir.


Son olarak, sergiler aracılığı ile gerçekleştirilen küresel karşılaşmalar, ülkeler arasında sergi izleyicisinin karşılaştırılmasına olanak sağlıyor. Farklı milletlerin sanat eseri deneyimleme şemaları, metin okuma düzenleri, bir sergiye ayırdıkları vakit ve sergi sonrası tartışma biçimleri bu projeler aracılığı ile teraziye konulabilir.


Asistanlar:

Kemal Burak Öz

Mehmet Halil Kaygusuz

Mehmet Şirin Aydın

Zana Maran

Kemal Savcı Fidan

Fırat Yusuf Yılmaz

Musa Alpar

Eren İşler

Afiş Tasarımı:

Kemal Savcı Fidan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir