VİCDAN: KENDİ OLMA BİÇİMLERİ KİTAP DEĞERLENDİRMESİ




Özgür Taburoğlu tarafından yazılan Vicdan: Kendi Olma Biçimleri adlı kitap, polifonik bir orkestranın çeşitliliğine sahip kaynakçası ile yazarın; vicdan, kendilik ve bir başkası konusu üzerine çeşitlendirdiği argümanları içeriyor. Daha önce nazar, maneviyat, imge, keyfilik ve Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine çalışmış olan Taburoğlu, 2019 yılının Ekim ayında Doğu Batı Yayınları’ndan çıkan kitabının kapağında Harry van Kruiningen’in 1945 tarihli ‘’Spinoza’nın Laneti’’ adlı çalışmasını kullanmış. Bu seçimin sebebini kitabın orta kısımlarına geldiğimizde daha iyi anlıyoruz. Spinoza’nın düşünce dünyasının yanına Levinas, Heidegger, Lacan, Nietzsche, Platon, Bergson, Derrida, Scheler ve Deleuze gibi düşünürlerin fikirlerini de ekleyen Özgür Taburoğlu’nun kendi sözcükleriyle söylersek, ‘Spinozaca konuşuyor.’


Metin öncelikle merhamet, etik ve ahlak üçlüsüne ait etki alanının tasfiye edildiği zamanlarda, ‘’sözün bittiği yerde’’ ortaya çıkan vicdan ve adalet çağrısına kulak vererek, literatürde yapılan yanlış benzeşimleri ayırıyor. Merhamet ve vicdanın birbirinden farklı konumlara yerleştiğinin altını çizerek, düşünürlerin alet çantalarındaki yüklemleri, vicdana ait bir değerlendirme yapabilmek adına orijinal metinlerinden dışarıya çıkartıyor. Sayfaları okuyucuya çevirtirken, temel ve karmaşık yüklemlerin arasına yerleşen bireyin, başkasından dolanarak kendisine gelen sorumluluk ağlarına karşı vereceği cevabın peşinde.


Kitabı okurken, yazarın eski çalışmalarından izler bulmak mümkün. Yasaların altında kalmış ahlak kırıntılarını kuşanması talep edilen bireyin keyfi gerçekleşen eylemlerine önem atfederken, ‘’bir başkası bizi gördüğünde başımıza gelen şey’’ tanımlaması ile nazardaki ‘bir başkasını’ konu edinirken ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın karakter kişilerindeki yüklemleri masaya getirirdiğinde, yazarın eski çalışmalarının etkilerini satır aralarında yakalayabiliyoruz. Bu çalışmasındaki amaçlarına  denk düşecek şekilde yeni işlediği kavramlar arasında; Scheler ile birlikte okuduğu hınç, Spinoza ile birlikte düşündüğü ruhsal dalgalanmalar, Bergson ile beraber -saati kontrol ederken- karşılaştığı kenarsız süre, Deleuze ile birlikte ‘yeğlediği’ tekrar ve birikim, Derrida’nın yazı-merkezli dünya ile karşılaştırdığı söz-merkezli dünyanın kesişiminden haber veren grammatoloji, yazarın bu seferde antik felsefeden günümüze taşıdığı clinamen ve haecceitas var. Paul Ricoeur ve Gabriel Tarde’nin geniş kapsamlı analizleri de, metin boyunca yine yazar aracılığı ile kendini gösteriyor.


Giriş kısmı, kavramların nasıl kullanıldığı ya da karşılıklı ilişkilerin yazı dilinde nasıl ‘telaffuz’ edildiğine dair bir kılavuz gibi işlemekle beraber, yazarın ana kaygı alanlarını da kapsıyor. Kendilik oluşumunu, -başkasından dolanarak bize gelen bir sorumluluk alanında gerçekleştirdiğimiz- vicdani yüklem ile eş tutan bir metin var elimizde. Aynı zamanda ”eş zamanlı” olarak ele alınan vicdan ve kendilik; bireyler arasında ayırt edici olma, bulunduğumuz zemini anlaşılır kılma ve ‘oluşturulmuş ben’ yerine mizacı öneren paydalar ile yakın okumalara maruz bırakılmış.

Kendine ihtimam gösteren kişinin, ”yüklemiyle bağdaşık” hamlelerini yüklenerek -başkalarıyla dolu, yalıtılmış olmayan bir alanda- icra ettiği yüklemlerinin sınırları ile karşılaştığı bir zemin önerisi var aslında. Bu zeminde sapmalar, titreşimler ve bazıları vicdani olmak üzere sızlamalar; küçük tekrarlar aracılığı ile ürettiği farklardan uyum ve ölçüler türetiyor. Temel yüklemler olarak da adlandırılabilen dönme, titreşme, kaynama ve ya uğuldama gibi ilksel fiiler, varyasyonların çeşitlendiği bir karşılaşma alanında oldukça organik bir diyalog gerçekleştirerek,  ‘’kendisini itip çekene, hayatta kalma bilgisi ile cevap veriyor.’


Literatür okumalarında karşılaştığı vicdan betimlemelerindeki boşluğun, kavramın kendisini ‘katışıksız iyi olanlar’ ile birleştirmemizden kaynaklandığı fikri tartışılıyor bir yandan. Çünkü vicdanı öncüllediğini varsaydığımız acımanın ve merhamet etmenin, ister istemez karşıda mağdur olan kimseleri de ürettiğini çoğunlukla unutuyoruz. Nesne haline getirilen kimseler de, öte de ve sınırda konumlanıp, boşluğun içinde tanım bekler halde tutuluyor. Vicdanlı bir kurtarıcının sesine kulak kabartılan taraf Özgür Taburoğlu’nun ifadesiyle, ‘’Sözün bittiği yer ifadesinde olduğu gibi, o taraf duyulur ve dile gelir olanın ötesinde kalır.’’

Bu şekilde dilden ve duyulurun sınırından düşen kimselerin bir sonraki adımda kötü hayat koşulları tarafından sarmalanması kaçınılmaz oluyor. Eşit olmayan şartların sebebini arayanlar ise tabloyu ötekinin yapıp ettikleri ile ilişkilendirmeye başlıyor ve ”sözleşmelere aykırı davrandıkları için bu durumda oldukları yönünde bir kanaat yaratılmış olur.’’ Sabit ikilikler üzerinden boca edilen dengesiz anlamlara yapılan müdahaleler ahlak kırıntıları olarak yüzeye çıkarken, yazarın tereddüt işareti gibi ortaya çıkan ve başkalıkları seçilebilir kılan yönsemeler halinde yönünü bulan vicdan ihtilalleri önerisi geri planda kalmaya başlıyor.


Buna karşın kişiler ve olgular arasındaki farkı gören, seçen ve üreten kişi, vicdani fiiller aracılığı ile kendiliğini performe edebilir. Böylece ‘‘vicdanlı olmak, doğru cümleler kurmanın, özne ve yüklem uyumunun temel koşulu olur.” Sözü edildiği gibi doğru cümleleri arayan kişiler için başkasının sorumluluğu, tamamlanması zor bir süreç haline gelirken, zorlama ödev ahlakından uzaklaşılır. Bitmesi zor bir öznelerarası yolculuğa çıkan iyi vicdanlı olan kişiye zıt bir şekilde, ‘’Sadece kötü vicdanlı kimse tamamına ermiş bir dünyayı arzular.’’ Arzulanan Dünya ile yaşadığımız Dünya’nın karşılaştırması ise -bazen yardım amacıyla da olsa- eyleyen bir istence ait güç krizini körüklemeye başlar. Güç istencinin türettiği bir yan sermaye olarak hınç da, başkalıklar arasındaki dengesizliğe gönderme yaparak, kitabın ikinci kısmına konu oluyor.



Hınç ile hareket eden kimselerin tepkisel tavırları ve yaratılan görüngüler üzerinden kendilerine biçtikleri hareket dağarcığında; intikamların anında alınmayıp biriktiği, enerji paketlerinin istiflendiği ve ‘’hınç görüngüsünün bu verimli plastiği içerisinde geniş yelpazeli bir üretim alanı ortaya çıkar.’’ Kendi yapı taşlarını oluşturan sistemlerde, dışarıda tutulanın içeriye girmesi de kolay değildir. Zaten sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda sembolik olarak da orada tutulur. Kalabalıklar, intikamlarını geciktirerek günah keçisi seçtiği kitle üzerinden kendilerine bakmaya çalışır ama yine de ‘’başkasına ve dışarıda durana karşı da hasmane tutumlar içerisine girerler.’’ Kendine bakışın örtük aynalar aracılığı ile gerçekleştiği ekonomilerde ‘’Kimse, kendi bilinçdışıyla özdeşleşemez olur.’’


Özdeşleşmenin yol üzerindeki engellerinde bahsi edilen fark vurgusu, arası sürekli daha fazla açılan bir dikiş haline bürünmeye başlar. Gedikteki değişkenlerden biri ise, taraflardan birinin istencinin daha güçlü olduğu dengesizliktir. Farkın kurduğu ahlak töresinde istencin biriktirdiği hınç uyumlu hale getirilir ve çıplak haliyle yer alan tiksinti perde arkasına itilir. ‘’Erdem halini alan hınç’’, benden ayrı olanın boynuna bir yük yükler. İlişkinin çarpıklığı ile ortaya çıkan pişmanlık, suç ve minnetin oranlarındaki değişiklikler ‘kötü vicdan’ olarak adlandırılabilecek birikme çeşidinin paradigmaları haline gelir. Buna karşın iyi vicdan ‘’iyilik sıfatından beklenmeyecek şekilde şiddete, saldırıya ve vahşete açık olabilir.’’ Böylece dolaysız eylem olarak vicdanlı davranış, zamana yayılmadan, kişinin zarar da görebileceği bir eylem alanında gerçekleşir.  ‘’Oysa kötü vicdanla davranan kimse, eylemini zamana yayıp, doğru anı kollar; intikamını alırken zarar görmemek ister.”


Kendimizi suçlamanın ve bu yönde işittiğimiz seslerin bir varlık soruşturmasına dönüşebileceği ile devam eden Özgür Taburoğlu,  duygulanımı ‘’ucu açık bir kovuşturma’’ nın yorgunluğu olarak konumlandırıyor. Başkasına yeteri kadar yardım edememenin pişmanlığı ile etrafı sarılan suçlayıcı-özne, gündelik ahlakın hazır şemalarını aşarak kamusal alanda sesleri işiten bir paratoner gibi başkaları-ile-beraber olmaya başlar. ‘’Bu sesin duyulma sıklığı, birazda varlığa ilişkin sorunun ne kadar ufkumuzda olduğuyla ilgilidir.” Ufkumuz ve varlık sorunsalının bize yakınlığı ise, kendilik sınırlarımızı yerleştirdiğimiz ufuk çizgisine olan pozisyonumuza göre değişmektedir.


İlerleyen sayfalarda, benden başkası olanı kendi alanımdan kovduğum bir kendilik fikrini ‘sağlıklı bir ruh’ için gerekli olarak gören Kohut ile, başkası ile olan bağın koparılamayacağını savunan Ricouer’in karşı karşıya geldiği virtüel diyaloglar ile devam ediyoruz. Bir anlamda, sapkın yönelimlerin düzeltilmesini, kendilik parçalarının ‘benlik’ bütününde toparlanmasını savunan Kohut ile benliği bir ‘iyelik’ ve tekrarlanan mizaçların serisi olarak görevlendiren Ricoeur’ün paylaşım alanını karşı karşıya getirmiş oluyor yazar. Kalıplaşmış fiiller ve aynılık Kohut’un istenen sonucu iken, Ricouer fikrini ‘’yüklemleriyle arasında dakik bir ilişki bulunan’’ ve dolayımlı fiiller ile bitirir.


Kohut sağlam zihinsel birliği, başkalarından talep edilmek yerine toplanan ‘’ikame edici fantezide’’ birleştirirken, benlik öbekleri kişinin hayatı süresince depolanmaya devam eder. Eylemlerinden uzaklaşacak kadar tortullaşan ben yansıması ‘’arzunun gerçekliğini arttırır.’’ Tam aksi yönde, kendilik ve kendi olma biçimlerinin çeşitlenmesi, geri dönüşlere ve ortak duyuma gebe olabilir. Ödevler ve tembihler yerini üzerine titreme ve çehre okuma bilincine bırakır. Salınımlar arttığında, çeşitli örüntüler belirmeye başlar ve yansıtmalarla sağlamlaştırılan ortak paylaşılan, mutlak üçüncü olarak adaleti masaya davet eder. Adalet, Özgür Taburoğlu’na göre öznelerarası dengesizliği, farkı silmeden gözetir. Üzerine eğilme ediminin baskılayıcı bir güce dönüşmesini engellemeyi deneyen bir rol edinir kendine.


Adalete sıra geldiğinde beliren kurum, yasa yada basit haliyle üçüncü, farkları koruma konusunda her zaman dikkatli davranamayabilir tabi. Fransız düşünür Michel Foucault, tam da bu noktada ‘’kendini tanı şeklindeki trajik buyruğun, ruhani rehbere itiraf et’’ şeklindeki dönüşümüne işaret eder. Söze damıtılan günahları dinleyen görevlendirilmiş bir ‘karşıdaki’ öznenin oluşumuyla koşut olan içini dökme hali, ‘’aralıksız bir yorum bilgisine’’ maruz kalır. İtiraf etmekle dışavurumun yakınlaştığı noktada, beni bir başka özneye açılmayan yolun taşları çoktan düşüncelerin izdüşümleri ile döşenmeye başlamıştır. Kendi içinden bir görüntü sunamayanlar da ‘kapalı kutu’ olarak damgalanıp, sapkınlık listesinde yerlerini alırlar. Kapalı ortamlar yerini şehirlere bıraktığında da yeni kendini görünür kılma mecraları oluşmaya başlar. Örnek olarak, dışarıya açılma, görünür olma ve icra edilen eylemlerin duraklarını belirtme yollarından biri olan kitap yazma tecrübesini, Montaigne ile beraber açımlamaya çalışan Taburoğlu; yazmak suretiyle öznel ahlak sınırlarını belirlemeyi cesaret gerektiren bir edim olarak nitelendiriyor. Eylemin durması ile yazının başlangıcı, bu anlamda okunduğunda eylemsiz bir koşu olarak da değerlendirilebilir.


Kitabın büyük bir bölümünde, giriş kısmında birbirine koşut bir kurguya yerleştirilen vicdan ve kendi olma biçimleri, ilerleyen bölümlerde Spinoza’nın felsefi dizgesinde yer alan kendi olma gücü ile paralel olan bir okumaya davet ediliyor. Spinoza düşüncesine, birbirine karışmaların ve üstün gelmelerin hüküm sürdüğü bir doğabilim, vicdan sızlamasının ölçüsünü almak için -yüklemsiz ve kinsiz, nötr denilebilecek- bir Tanrı’ya başvurmaz. Cevherin tabiatına uygunluk ve kendine içkinliğin kısas kabul edildiği düzlemde, ‘’ var olmak istençle ve kendi güç istenciyle ayakta kalma üzerine kurulur.’’ Olanakları sıklaştırmak ve geliştirmek, bir başkasının sonuna delalet etse de, kendi nedeni olmaya devam eder. Yazarın dikkatini çeken ve kendi argümanını geliştirmek için kullandığı nokta; temel yüklemlerle ilerleyen var olma istencinin, iyilik tanımındaki sürekli gelişen koşullar yerine dönüşmeyi baz alan ve Tanrı’yı oynamak üzere Tanrı’dan rol alan kişilerin, aslında ‘’vicdani bir eylem icra ediyor olmasıdır.’’


Eylemin icrasında ortaya çıkan titreşimin, ölçülebilen dile aktarımında Gabriel Tarde’ye ve tendeki akış fikrine kulak veren yazar; ritim, tekrar, çabukluk ve genliği yükleme ait bir referans ölçer halinde okumayı öneriyor. ‘’Hareket ve sükun oranları’’ olarak tarif edebileceğimiz referans aralığı, küçük ve büyük şeyler arasında bir ayrım gözetmemize olanak sağlıyor. Bu ayrım, paradoksal olsa da birleşmeye aracılık eden bir akıntıyı güçlendiriyor. Bitişik parçaların ya da bedenlerin arasından kolayca haraket eden akış, ‘’Gabriel Tarde’ya atıfla söylersek’’, gevşek bağların izin verdiği ölçüde, bir başkasının müdahalesine de açık olabiliyor. Bu şekilde tende beliren temasın kurucu öğesi olan tin, içerideki bütünlüğü dışarıdan aldıklarıyla oluşturmaya başlıyor.


Çoğunlukla arzunun topladığı tendeki birikim, daha önce sözü geçen Kohut gibi düşünürlerin gözünde dejenere olmuş bir ruhsal salınım olarak nitelendirilmiş. Yine de birikime ve salınımlara ulaşma çabasına değer veren Taburoğlu, eski çalışmalarının verdiği referanslarla bu dalgalanmanın bir aşırılık gibi kendisini gösterebileceğini de kabul ediyor. Tam burada soğukkanlı bir filozof olan Spinoza’da devreye giriyor. Karşılaşmalar, yüklemler de ki tekrarlar ile tenin içine nüfuz etme istediği bir yana dursun, ilginç denk gelmelere de sahne oluşturuyor. Spiniza’nın örneğinde olduğu gibi sözgelimi zehirlendiğimde, benimle beslendiği için mutlu olan arsenik, bedenimin parçalarını benim tanımladığın işleyişten farklılaştırır. Bu karşılaşmada yapılan nicel gözlemin aynısı Tanrı ve doğaya, bir anlamda bir madalyonun iki yüzüne uygulandığında ise; vicdan ile uyumluluk, kendini bilmek ve ‘’doğrudan eylemlerle cevap verme’’, yetkinliğin bileşenleri haline geliyor.

Yetkinlikten anlaşılan heybetli figür yerine, küçük olanın baş aktör olduğu ‘’başka küçüklerle sınırsız birleşme olanaklarına’’ yönünü dönen Gabriel Tarde, fiili icra eden öznenin muğlak hale geldiği bir ‘psikolojik ekonomi’ önerisi ile karşımızda duruyor. Toplumun istifli gibi gözüken makineleşmiş katmanları arasındaki ritmik tekrarları takip ederek kurucu eylemleri; öykünme, taklit ve karşı-taklit paradigmaları arasından okumaya çabalayan psikolojik ekonomi, aynı zamanda nitelik azalışını da izlemeye olanak sağlıyor. ‘’Orijinal yüklemle üretemeyince, büzülmeye başlayan’’ tekrarlamalar, bazen ‘’yeni bir muhitte sayısız melezleşmelere neden olabiliyor.’’


Vicdan ile ahlak karşılaştırmasında sürekli karşımıza çıkan doğrudan eylem ve tortullaşmış kalıpların kullanımı, bu sefer tekrar ile oluşan birikim sorununda yeniden gün yüzüne çıkıyor. Tarde’nin kapatılan yüklemler adını verdiği döngüde, yaratıcı ama yıkıcı işlemlerden uzak toplum, yeni olanı seçemez hale geliyor. Tesadüflerin ve mitik zamanlardaki serpilmişliğin oluşturduğu sıcak alanların soğuduğu birey topoğrafyası, temel yüklemlerini unutuyor. Burada Özgür Taburoğlu’nun dikkat çektiği üzere Tarde, ekonomi-politiğin kuramlarına karşı, ‘’duyumsal ve duygusal faillerin ihmal edilmediği ekonomik bir psikolojiyi temel almaya çalışıyor.’’ Çatışma alanının bir tarafında kendi yaratıcı sürecini tecrübe edebilen fantazi kurucular varken, diğer ucunda ise ‘’bulaşkan ve yayılgan olarak kazanılmış hıza’’ ayak uydurmaya çalışan moda takipçileri konumlanır. Serbest zamanda yapılacaklar, bu iki dengeyi sürekli birbirine karşı biler.

Leibniz’in monad düşüncesinden esinlenerek, mizacın baş gösterdiği yarı-kendilik alanlarını tarifleyen Tarde, eklenip-ayrışan ‘sonsuz-küçüklerin’ aralıklanmalarına büyük önem atfeder. Yüzeyde sonsuz kıpraşmalara konu olan bu ‘’belirsiz hızlılık ve durgunluk’’, henüz tercüme edilmemiştir. ‘’Küçük olan ile yaratıcı etkileşimler, görünmez oluşun yüzeyinde cerayan eder. ‘’ Açıklık, aynı zamanda ilişkiye açık olanları da temellendirir. İştelik, haecceitas anında çatışan yüzey muharebeleri, ‘’çizgiyle çizme eyleminin ayrımsızlaştığı ayrı bir manzaradır.’’ Manzaraya ortak olmak isteyen kişi, kendi açıklığını etken halde tutmalıdır. Böylelikle tasnif edilmiş olanın sonlu-büyüklerinin gölgesi altında kaybolmaz.


Tarde’nin belkide küçüklük ekonomisi adını verebileceğimiz derslerinden sonra Bergson’un nitel ve nicel olanın birbirine dönüşmesi üzerine oluşturduğu sorulara kulak veren Özgür Taburoğlu, Spinoza’nın toplumsal bir devrim ile kenenin hareketi arasındaki bir türlü yapamadığı nitelik ayrımından söz açmaya çalışıyor. Doğa ve kültür ayrımını kolay kolay kabul etmeyen Bergson, nicelik ve nitelik kesişmelerini incelemeye koyulmuş. Ayrı ayrı düşündüğümüzde bile; tekrar eden nicelik parçalarına anlam yüklediğimizi, niteliksel ifadelere ise nicel ölçümlerle ifade ettiğimizi tespit ettikten sonra şuura biçilen görevi sorguluyor. Vardığı sonuçta şuurum, bir yapıştırıcıya öykünerek verili olan ile tepkilerimi birleştirir. Örneğin, ‘’uzvi olana kendi doğasıyla uyuşmayan bazı duygular, tembihler ekler; iğrenmek, gülmek, kıskanmak gibi.’’ Böylece duyulur hale gelen bir dış ölçüt, dışarıda tutulmak adına neredeyse dört işlemin nesnesi haline getirilir. ‘’Aralıkları dolduran’’ şuur, zeka ile iş birliği yaparak içimizin sezgisel panoramasını, yazarın eski çalışmalarından referansla kullandığı ‘’keyfiyet akışından’’ uzaklaştırır. Tam da bu noktada bahsedilmesi gereken bir sonraki parça, ‘’sürenin uzama indirgenme çabası’’ ile ilgilidir.

Bergson’un bu seferde zaman ve süre arasındaki elzem olan bir farkı gözettiği ve ‘saf süre’ düşüncesini ortaya attığı damardan, Foucault’un sarkaç salınımı metaforu ortaya çıkıyor. Kenarda iken en durgun halinde olan sarkaç, dikey merkeze doğru hızlanan bir hareket gerçekleştiriyor. Zamana karşı sürenin sezgisel deneyimini oluşturan nedensellik-kovan alanda ortaya çıkan melodiler, varoluşa temas eden kaynaşmalar üretir. ‘’Rakkas sayesinde bir iç zaman yaratılır.’’ İç zamanı ketleyen dil ile ifade etme yetisi uyarınca, ‘’ Benimizin kaynak süresini böylece dondurur, oluş halinde bulunan duyguyu kelime ile karşılarız.’’ İlksel duyular perdelenir, saf süre yerine de geçebilen ‘köşesiz ve kenarsız süre’, uzama bağlanır. Bu bağlantıyı gayri ihtiyari titreşimler aracılığı ile büken tereddüt, vicdani eylemi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimizden emin bile olamadığımız bir süre patikası oluşturmaya başlıyor. Bergson’un yüzleştiği mekanik süre ile yüzleşen Spinoza gibi Taburoğlu’da, yeni nedensellik biçimlerinin oluşumunda ‘’varoluşun şişmeyi gerektiren bu zeminine’’ başvuruyor.


Şişerek madde ile yüzleşen bilinç, durmak ve hareket etmek arasında temel bir yılana sarılıyor. Proust’un hayatı boyunca üzerine çalıştığı ‘’sahici hatırlama’’ ile paralellik kuran bu yakınlaşma , nesnellik dokusundaki dalgalanmaları oluşturan sanatı olumlamaya başlar. ‘’Ritmik gayretleri görebilmek için’’ durmanın kendisine biçilen değer burada farklılaşır, aradalık berrak bir görü için sarsıntılı bir harita haline gelmiş olur. Ritmin nabzını tutmak, belki de ritimanaliz uygulamak için sanat ürünlerini ufuk çizgisi olarak kullanma fikri de yazara buradan ulaşmış olmalı.
Düşüncesini daha sonra ters ucundan yeniden yakalayan Bergson, bu seferki sorusu ‘’uzamda yer kaplayan şeylerin nasıl olupta nitel, yayılımsız tasarıma dönüştüğüdür.’’ Yoğun örülmüş bir ip ortasından kesildiği zaman ortaya çıkan lifleri referans alarak, Taburoğlu sağlam ve belki de vicdan gibi bir başkasına geri dönüş köprülerini de diri tutan bir düzeneğe işaret ediyor. İpler muhafaza edildiği ölçüde, bireyleri bağlayan duyum liflerinin geri dönüşlere gebe olduğunu imliyor ve iplerdeki ayrışmayı ‘’vicdan yitimi’’ olarak tanımlıyor. Ahlak makası ile bölük pörçük hale getirilen lifler; titreşimler, kasılmalar ve gevşemeler aracılığı ile yolun sonunda başkasını da ‘gün yüzüne’ çıkaran uzamı katedemez hale geliyor. Kişi kendilik liflerindeki gevşemelerin arayışında ise, kendiliğinden reflekslerin öznesi haline gelir ve bu ‘’anı; şimşek çakması gibi aniden kendisini gösterebilir.’’ Ayrı nesnelliklerin birbiri üzerinden bağı bir kere kurulduğunda ise, durum artık tekrar ve deja vu üzerinden okunmaya başlıyor.

Yine Proust’un arayışına dönen yazar, deja vu’yu süregelen varoluşun gereksinimi ve nörolojik bir arıza tanımları arasındaki imgeye teslim ediyor. Hazır tecrübeye ve şemalara savaş açan Proust, ‘’karışmış anın peşine düşerek’’ anın kendisini, geçmiş ve geleceği bağlayan ucuz bir yapıştırıcı olarak kullanmaktan vazgeçmiştir. Anımsama ve aynıyı sunma düzeneğinden sıyrılmaya çalışan anı, imge ve en sonunda ara-imge; aralıklar aracılığı ile eşi benzeri bulunmayan bir anıyı, ‘’mizaçla kesiştirerek’’, süreden vicdani bir ayrışmaya ve onun kendine ait bir uzam kazanmasına sebebiyet verir. Kesişmenin kendisi de, mizacın ve kendiliğin taşıyıcısı beden üzerinde gerçekleşir. Bu aralıklarda fazla bulunmayı tercih etmeyen insan tipi için Bergson’un, ‘’itkisel ve hayalperest kimseler’’ olarak bahsettiğini de ekliyor Özgür Taburoğlu. Uzam ve süre arasında konumlanışını vicdani bir pozisyon olarak icra eden bu kişi, çocuk ve entelektüelin zıt iki tepkisel tavrını beraber düşünmeye olanak sağlıyor. Tartılmayan saf duyumlar ve tortusal veri birikimi arasındaki iki ucun da, ilginç bir şekilde öykünen davranışlara sebebiyet vermesi yazarın dikkatini çekmiş olacak ki, fillerini geciktirmeyen kişinin iki alanı girift bir şekilde kullanması onu vicdani bir karar olarak ,‘’genellikler ve tikellikler arasında kaybolmamaya’’ iter. Birçok şeye bağlanmaz. Süre ve uzamın ilişkisini, şimşek gibi parlayan duyumları ve vicdanın bağıntısını toparlarlaması için yazara söz verirsek, ‘’hür bene ulaşmak demek de vasıtasız sezgi yardımıyla saf süreye yerleşmekle mümkün olur.’’


Üçüncünün getirdiği adalete tekrar Levinas’la beraber döndüğümüzde, iletişimin kurulması sırasında bize bakan gözlere ve ‘’gizemli başkasına’’ tabi olduğumuz ilişkilerle karşılanıyoruz. Başkasına katlandığımız, müdahalesine açık olduğumuz ve üzerine titrediğimiz öznenin kaybında beliren izler ve imgeler; mizacın dış çizgilerine, biçim değişimlerine ve donma anlarına tekabul etmeye başlar.‘’ Gizemini emanet eden yüz, geçmiş deneyimlerinin kontur çizgileriyle ‘’yenilenmeye muhtaç bir adaleti, toplumu, vicdanı, politikayı işaret eder.’’ Bu belirteçleri takip eden kişi de, paylaşımın ikinci öznesini bulmuş olur. Yaralar ile kurulan ilişkide, üçüncü bir merhem gibi ortaya çıkar ve karşılıklı nüfuzun izlerine uygulanır. Yasalar ve dilsel ifadelerde uygulanan etkileşim kesintileri, bir düzen arayışında olsa da; başkasını yanımdan çekip alan bir yasa, ‘’vicdansız bir hukuk olur.’’ Adalet, politika ve birey arasında kurulan üçlü diyalog, dengesi kolay kaybedilen bir akılcı bastırma olarakta kendini gösterebilir. Aracı rolünü kendi silahına dönüştürdüğü anda, ilişkileri gözeten üçüncü kişi olma konumundan ödün vermeye başlar artık. Üçlü ilişkide unutulmaması gereken bir kısım ise yazarın ikinci kişiye atfettiklerini açıklıyor: ‘’Yüzün sahibi, yansıması olan mizacını sergilemek için, öncelikle gereksinimlerini karşılamak isteyen bir başkasıdır.‘’


Kitabın Var olma Gücü: Tekrarla Gelen Farklar bölümü, kitabın ana argümanlarına dair geniş -aslında küçükçe sonsuz- bir panorama sunmaya çalışıyor. Eylemlere yargısını eksik tutan Spinoza’nın doğru ve yanlışı ayırmadığı zeminde, ‘’duygulanma gücünü dolduran etkenin’’ bağımsız doğası yine korunuyor. Daha sonra Deleuze’ün yeğinlik kelimesini ‘yeğlediği’, farkların eğilme ve bükülme ritminde, yabancılıklar ortadan kalkıyor ve ‘’sayısız birleşme deneyinin muhiti’’ bir karşılaşma zemini ortaya çıkıyor. İlişkiler ağının genleştiği düzleme dair yeni bir sonsuzluk anlayışına dair duyduğumuz ihtiyacı dillendiren Taburoğlu, sanatkarların başkalaştırma refleksini bu titreşimlerin kabı olarak kuran ‘yeğinliklerin’ aynı zamanda sanatçıyı temsil yükünden kurtardığının da altını çiziyor. Merkezlerden ve özlerden uzak bir felsefe, vicdani kavşağın çıkış noktasına da yol gösteriyor bu şekilde. Kendi olma ödevi ve etikte diyor Özgür Taburoğlu: ‘’kipler vardır, özler yoktur.’’ Bu zemine karşıt ahlak töresi ise ters yönde sayısız kalıplaşma ve sorumluluk üreterek kendini bulaşıcı bir şekilde var-kılarak karşımıza çıkıyor.


Terimlerin belkide geri dönüşsüz olarak sınırlarını kaldırdığımız zamanda anlaşılırlığı yeniden kuran bir üçüncü fikri, yeniden kendine gönderme yapmaya başlıyor. Bu alanda belirlenen asıl amaç ise, bu ‘’diferansiyel ilişkiyi tasarlayabilmektedir.’’ Sonuçlar üzerine kafa yormaya çalışır ve sonsuzlukları vicdani olarak korumak adına, aslında kendi varoluşunu kurar. Nicelik-nitelik ilişkisi burada sayısız defa birbirlerini dönüşebilirken ‘’vicdani bir yönseme’’ gibi, ayrımları muhafaza etmekle uğraşır. Tabi bahsedilen üçüncünün gözetimi, kendisini toplum dinamikleri içinde aynılıkları oluşturan bir makineye kaptırabilir. Telkinlerin kendi içinde kurduğu ekonomik ağ, kendi olma biçimlerini unutmuş ve ‘’kısa duyu çizgilerine’’ sahip vicdansız özneleri kurmaya başlar en sonunda. Makinadan kurtulabilmek adına bir varlık sorunu olarak kendim olmak, farkların farkında olmakla ayrılamaz bir ilişkiyi müjdeler. Uyumlu bir ilişki sahiplenme içermeden, ‘’atomik düzeyde’’ beliren bir karşılık hemen vuku bulur ve fiiller üretir. Uzuvlar arasında ve aynı zamanda Maurice Merleau Ponty’nin ifadesiyle aynı ‘’eti paylaştığım’’ diğer beden parçaları arasında gerçekleşen titreşimler; bireyin hareket imkanlarına da tercüme edilebilir hale gelir.


Deleuze’ün ve Nietsczhe’nin bahsedilen titreşimleri farklı yüklemlerle de olsa deneyimleyen ideal kişileri; iki alanın bilgisine de kulak verir. Deleuze’ün karanlık öncüsü ortada duran bir figür iken, Nietsczhe’de doğrudan eylemlerini sakınmayan bir Zerdüşt profili çizilir. Ortak paydada, görev bilincine sahip biri ortaya çıkar. Kendine biçtiği misyonlarda ki eylemin türü çeşitlenebileceği gibi, dilsel alanda da kendini gösterebilir. Eylemin kalıntısı ya da izi sayılabilecek yazmak yüklemini, temel bir yüklem olarak inceleyen Özgür Taburoğlu; Derrida’nın Grammatoloji metni ile beraber normalde ayrışık olanın dizgeler halinde ifade bulmasını sorguluyor. Potansiyelleri kapatma ile ilişkilendirilen adlandırma sürecini, Özel Adların Şiddeti adlı alt başlıkta mercek altına alarak, kendi icra ettiği yazım alanını da karşısına alıyor denebilir.


İlerleyen bölümlerde iyi ve kötü vicdanın yanına bir de romantik vicdan ekleniyor. Arıza felsefesi, manzaranın keşfi ve kitapta sıkça geçen heacceitas kavramını birbirine eklemleyerek, coşkulu kimselerin dış çizgilerinden sızan vicdan bombardımanlarını temalaştırıyor yazar. Coşkuyu, kendi kendini üreten melodramın çıkışsızlığına terk etmeden, özellikle doğaya derin alaka duyan romantikler; geniş manzaralardan, atomların boşluğa düşerek ürettiği hatalar olan clinamen türü eylemlerden ve arızalardan ‘’eş titreşimler’’ yakalıyor. Yazarımız gibi Ulus Baker’den alıntılarsak, ‘’Romantik imgelem için Dünya bir bütündür.’’ Kendi içerisini dışarıya dönük bir ilgi ile konuşlandıran romantikler aynı zamanda optik gözün ya da sınırlandırılmış kadrajların dar ufkuna karşı çıkarak, kişiyi delip geçen ve bir iz olarak bireylik bırakan sahnelerin arayışındadırlar. İştelikler, toprak kaymaları aracılığıyla vicdani yüklere dönüşür ve henüz ‘’yapmadıklarından bile suçlanan’’ kişi, bakışını küçük şeylere ve manzaraya atfeder.

Salınım halindeki kendiliği ve bakışı yakalayabilmek için ‘’bir azınlık edebiyatına’’ olan ihtiyacımızı gündeme getiren Özgür Taburoğlu, Rus edebiyatının öncülerinden Dostoyevski’ye ve edebiyatımızda sonradan varoluşçu olarak adlandırılacak bir üretim alanına yerleşen Oğuz Atay’a başvuruyor. Edebiyata olan tutkusunu metinlerinde bulunan ‘yüklem referanslarında’ ve eski çalışmalarında seçilebilen yazar, bu seferde Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanının ana karakteri Raskolnikov’u ele alıyor. İşlediği ağır suç için zaman zaman kayıtsız kalabilirken, ağızdan yanlış çıkan bir sözcük için kederlenebiliyor karakter. Süreklilik arz etmeyen ‘benlik örgütlenmeleri’, kesintili bir mizaç ortaya çıkartıyor. Ara ara da hastalığı sebebiyle kesintiye uğruyor zaten. Kendisini suçlu bulduğu zamanlarda kanı varoluşundan çekiliyor ve bir türlü anlamlandıramadığı ruhsal dengesizliği, dışına vuruyor. Vicdan muhasebesine ait hesap defterini her gün açmayan bir izlenimi dışarıya verirken, olay anını şaşırtıcı bir şekilde her ‘vahşet’ detayı ile hatırlıyor. Yine de Raskolnikov, devam edebilmek için vicdani yüzleşmesi ile uzun bir maraton koşmak zorunda kalır…

Oğuz Atay roman kişilerinin yaşadığı kimlik gerilimini de, benzer bir düşünceden yola çıkarak vicdani bir soruşturma olarak nitelendiriyor. Eski bir arkadaşından haber alan ana karakterimiz, oluşunun gömülmüş bir parçasına ulaşır ve benlik enflasyonunu yaşar. İkizleşen hayat görünümü: olası hayatı ve sahip olduğu arasında kristalleşir. Belleğin akıntıları, bir mektup aracılığı ile diğer karakterler arasındaki sekansını eşitlerken, sorgulamalar başlar. Melez imgeler; bütünlüğünü koruyamayıp birbirine kaynayan formlar aracılığı ile kimlik olgusunu, algıya alanında çözümlemeye davet eder. Aynı yazarın Tutunamayanlar romanındaki karakterlerin içerisi ile dışarısını iki farklı dünya biçiminde hikayeleştirip, kendi yüklemlerinden rahatsız duymaları buradan ileri geliyordur belki de.



Şimdiye kadar özet olarak değerlendirilebilecek paragrafları geride bıraktığımızda, yazarın sonuç metni ile paralel olarak bir değerlendirme yapmak istiyorum. Yazarın kendisinin itiraf ettiği üzere, beraber okuması zor birçok yazar metne sürekli girip çıkıyor. Bazen birbirlerinin cümlelerini tamamlarken bazen de aynı algı deneyimini yaşamış gibi ‘anlamdaş dünyalar’ kuruyorlar. Ama bir yandan okuyucunun, yalın bir dille anlatılsa da Spinoza’nın ‘’mekanik dinamizmi’’ ile duygu dünyamızla kolay eşleştirdiğimiz vicdan gibi kavramları aynı düzleme koyması, romantik vicdana sahip olan kişilerin çevik denebilecek eşleştirme gücüne gereksinim duyuyor. Daha sonra dallanıp budaklanan ve birbirine karışan ‘’nitelik merdiveni’’; süre, uzam, nicelik dönüşüm, tekrar ve fark gibi kavramlar ile ilişkilendiriliyor. İlişkilerin çoğulluğuna ve yazarın ikna kabiliyetine saygı duymakla beraber, salt vicdan -kitap bu kelime kalıbının imkansızlığı üzerine olsa da- hakkında konuşmaya ancak kitabın son kısımlarında devam edebiliyoruz.

Açılan yeni alt başlıklar, yazarın kendi icra ettiği yazma edimini meşrulaştıran aralıkları sıkıştırmasına da müsade ediyor. Şimşek hızında verilen dönütler ile vicdani yönsemeyi kendine yük biçen kendiliklerin, -birçok insan için oldukça uzun süren- yazma eylemi üzerine olan düşüncesi merak uyandırıyor açıkçası. Vicdani bir yüklem olarak bahsedilen azınlık edebiyatı fikri de, ‘’doğru ritmi bulmaya yardımcı olan’’ ve titreşimler ile yeni yüklemler kazandıran sanat tanımlaması ile birleşince, kendine öznel bir ifade buluyor. Derin yerlerdekini açığa çıkararak başkası ile kurulan ilişkide sonsuzca küçüklerin dahiliyetini öncülleyen bir sanat, farkı işaretleme adına verimli bir kara tahta halini alabilir elbet. Kitapta gevşeme ve kasılmalar arasında oluşan küçük şeylerin yanında, sanata da bu vazifeyi üstlendiği derece de bir olumlama atfediliyor böylece.

Kara tahta demişken; vicdanı, yaygın haliyle ‘kara vicdan’ olarak adlandırılabilecek varyasyonunu da ötelemeyen bir anlayış var kitapta. İyi ile bir tutulmayan, hatta bir kenenin hareketi ile toplumsal ölçekte oluşan bir devrimi nitelik olarak aynı gören bir görüşten filizleniyor ne de olsa. Makineleşmiş ve aynılık türeten ahlak tembihlerine, insansız yasalara ve üçüncü olarak dahil olan adaletin güç gösterisine karşı ilerleyen bir argüman serisi var. Sadece yararlı ve işlevsel olan yüklemler değil, kutsalı yok eden tavırlarda vicdani eylem ile birlikte anılabiliyor. Vicdani tavır, bir çağrı olarak karşımıza çıkıyor ve varlığın çağrısı olarak da adlandırılabilecek eştitreşimi duyanları rezonansına davet ediyor. Titremek, uğuldamak, ürpermek aracılığı ile kendilik bilgisini üreten mizaç; acımak, merhamet etmek ve üstten bakmaktan vazgeçen bir empatiyi kurmak için hazır oluyor artık. Kendi olma biçimleri ile fark okumasını bir gören kişi, vicdani bir çağrışım içinde kendi ile başkası arasındaki sınırda hareket olanaklarını inşa ediyor.


Kendi ile başkasından söz ettiğimizde dirilen üçüncüye Özgür Taburoğlu tarafından, muhtemelen derinlikli Levinas okumalarından kaynaklanan bir terazi görevi biçilmiş. Adaletin; bazen nizamı sağlayan ve bazen de Lacan’cı dolayımsal arzuyu gündeme getirerek kendine misyonlar türeten ve bireyler arasındaki mesafeleri koruma görevini zoraki olarak üstlenen çözücü gücüne, fazlasıyla büyük bir güven var. Telkinlerden bağımsız kurulacak üçlü bakışım, kısa karşılaşmalar için mümkün olabilse de, ilkel kurucu yasaların yerlerini yazılı kanunlara bırakmasındaki hız küçümsenmemeli. Belirlenimci bir yaklaşımla, karşılaşmaların sonunu -kötü vicdanlı biri gibi- öngörmekten kaçınarak, Deus ex machina gibi karakterlerimizin yaşadığı zor karşılaşmaları, mucizevi bir şekilde ‘geldiği karanlıklara gönderen’ bir adalet fikrinin de kontrol dışı olabileceği düşünülmeli.



Kriz zamanlarında ortaya atılan ahlak söylemlerini -oluşum dinamikleri ve öznesi ile kurdukları mesafe sebebiyle- reddeden ya da başkalaşmak için provoke eden bu metin, güncel çözümlerin boşluklarına dar gelmeyi de başarıyor kanımca. Sözün bittiği yer de gerçekten de sözünü bitiren fikriyatların duraksadığı yerde ani bir şekilde vicdani çıkışını belirtiyor. Çeşitli disiplinlerde ve çalışma alanlarında ele alınabilecek adalet, başkalık, ahlak vicdan ve belirli bir ölçüde ötekilik kavramları için bileşik bir zemini hazır ediyor. Ayrımları daha nitelikli yapılabilmesi için sert ve keskin katkılar sunan kitaptan, ahlak ve vicdanın farkı üzerine bir alıntı yaparsak: ‘’Bireyleri kendi olmaya çağırmak vicdani bir yüklem iken, türün bir parçası olmaya çağırmak ahlaki bir eylemdir.’’

Yazar, edebiyat ile kurduğu bağ aracılığıyla yazarların yüklemlerini zaman zaman ödünç alarak, disiplinler arası çapraz okumalara da olanak sağlıyor. Örneklemeler oluştururken sanatsal pratiklere ve yerinde yapılan alıntılara yer vererek; antik çağdan bu yana çokça ele alınmış iyi, güzel ve erdemli olan ile yüzleşmesini biricik bir şekilde yapmaya özen gösteriyor. Üzerine fazla çalışılmış Spinoza, Leibniz ve Nietzsche gibi düşünürlerin yanında metinleri görece daha az merak konusu olmuş Tarde ve Scheler gibi düşünürlere de kulak kabartıyor. Zaman zaman kendi ile diyaloğa giren metinde, fiil ile fail arasına- belki de paranoyakça denilebilecek bir kuşku ile- yeni kavramların dahil edilip edilemeyeceğinin tartışması hedefleniyor gibi.


Entelektüel kutupların ve pozisyonların sadece kendi içine derinleşmekte olduğu zamanlarda, yeni pozisyonların imkanını savunan düşüncelere, kendi sonucunu görmek gibi büyük bir sorumluluk da düşüyor. Örneğin bahsi edilen adaletin niteliği ve nasıl kurulacağı, kitaptan ayrılırken aklımda kalan bir diğer soru. Bir sonraki araştırmalara konu olabilecek yöntem ve ilişkisel tartışmalar, örnekler ile desteklenebilirse, üçüncünün etkisini onu karartmadan yansıtabilen yeni bir adalet tanımı doğabilir. Öte yandan kitapta geçen cümlelerden beslenen bir sanatın, postmodern çıkmazda hakim olan kitsch sanat, varoluşçu ve romantik temalarla birlikte karikatürize temsillere sıkışmadan nasıl icra edilebileceği büyük bir önem taşıyor.

Kendi adıma, Levinas okumalarından aklımda kalan ‘içimde bir türlü eritemediğim başkası’’ ile kurabileceğim ilişkinin kuramsal ve eylemsel çeşitliliğinden haberdar oldum. Dünyanın geniş görsel envanterinin kolaylıkla üstünü örttüğü küçük şeylerin, vicdani bir yüklemi açığa çıkartabilecek titreşimlerini seçmek -doğrudan eylem gerçekleştirmek zor gözükse de- artık benim için ‘görünür’ bir hedef. Öteki olarak adlandırdığımız kişi ile kapatmak istediğim mesafeyi yeniden üreten tembihler ve ödevler silsilesi, zaten zihnimde belirli bir ölçüde albenisini kaybetmiş ahlak söylemlerinin yanına katılmış oldu. Son kertede, Özgür Taburoğlu tarafından kaleme alınan Vicdan: Kendi Olma Biçimleri adlı kitap; konu hakkında oluşturulmuş fikirlerden, söylenen sözlerden ve potansiyellerden oluşan, her nasılsa nadir rastladığımız öznel bir derleme ve vicdanlı olmaya dair bir öneri olarak karşımıza çıkıyor.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir