Ötekilik, Canavarlık, Günah Keçisi nedir? I Değerlendirme Yazısı 

             


                                                                                                                                                                                              Etkinlikizi Kültürel Etkinlikler Platformu’nun düzenlediği Çağdaş Sanat Buluşmaları’nın üçüncüsü olan ”Ötekilik, Canavarlık, Günah Keçisi Nedir?” başlıklı oturum, Özgür Taburoğlu ve Baykar Demir’in katılımıyla Mimarlar Odası Taş Bina’da 12 Aralık Perşembe günü 19.00’da ilgilileriyle buluştu. 

Oturumdaki lk konuşmayı üstlenen sanat tarihçisi ve küratör Baykar Demir, Endor Falcısı olarak bilinen bir figür üzerinden, Avrupa’da başlayan cadı avı ile Endor Cadı’sına dönüşen kadın karakterin ikonografik değişimini incelemeye çalışıyor. Karakterin kutsal kitapta yer alan referanslarından yola çıkıyor ve evirildiği noktaya gelene kadar din adamlarının yanı sıra, engizisyon mahkemelerinin rolünü de gözler önüne seriyor. Demir, öteki olanın betimlemelerinden yola çıkarak kadın cinayetlerini işaret eden bir uygulamayı, gösterim kalıplarındaki farklar aracılığı ile ele alma gayretinde.

Ötekiliğin bir temsili olarak cadı imgesini tartışmaya açarak konuşmasına başlayan Baykar Demir, cadı denilince akla ilk gelen imajların; sopasının üstünde havada süzülen, çirkin, yaşlı ve sivri uçlu şapka giyen bir kadını oluşturduğunu belirtti. Kalıplaşmış bu imajın sahibi öznenin; toplum içindeki ötekilik konumunun, henüz günah keçiliğine devredilmeden önceki haline bakmayı önerdi. Günahın, cadıların kine benzer bir şema ile üzerinde kurulduğu bir hayvan olan keçinin, ötekilik ile kurduğu bağı açıklama girişimini de böylece başlattı.

Cadıların ötekiliğini pekiştiren ve dışlanmalarına sebep olan büyü pratiklerinin keçi ile olan ilişkisini anlayabilmek içinse, sanat tarihinde ötekilik tasvirlerden biri olan William Hodsen Hunst’un 1854-56 yılında ürettiği ‘’Günah Keçisi’’ adlı esere göz atmamız gerektiğini söyledi. Eski Ahit’te bulunan hikayeye göre, Kefaret Günü’nde Yahudiler, Hz. İbrahim’in yaptığı gibi günahlarının bağışlanması için bir keçiyi yanlarına alırken, günahlarını bir diğer keçiye yükleyip toplumdan fiziksel olarak uzaklaştırıyorlarmış. Halkının günahlarının bağışlanabilmesi için soyut olan günah olgusu ile canlı bir keçiyi simgesel düzlemde harmanlayıp, İsrailoğulları’nın günahlarını yükleyen Hz. İbrahim, en sonunda keçiyi çöle salarak ondan kurtulmuş. Resimde ise keçiyi kafasında farklı türden çiçeklerin iliştirildiği bir taç ile birlikte geniş, çorak ve düz bir alanın ortasında dururken görüyoruz. Çeşitli hayvan iskeletlerinin arasında ve kompozisyonun tam ortasında kalan keçi; dağların sınırladığı, yerleşim alanlarına uzak ve ölümün kol gezdiği bir arazide kaderine terk edilmiş halde. Keçi, William Hodsen Hunst’un tablosunda olduğu gibi çoğu betimlemede kötücül ve şeytani bir imge olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun olası sebeplerinden biri Baykar Demir’e göre, Hz. İsa yeniden dirilince iyilerin kuzu formunda onun yanında yer alacağı, kötülerin ise keçi olarak uzakta duracağına dair bir inanç.

Ritüelin benzerine, Endenozya Adaları’nda hastalıkların baş gösterdiği zamanlarda din adamlarının hastalığın kendisine sunduğu erzakların, bir kayığa yerleştirilerek denize bırakılmasında ve Amerikan yerli halklarının hasta kıyafetlerinde rastlayabileceğimizi ekledi. Antik Yunan’da ise hava olaylarını tahmin etmeye çalışan Zeus rahipleri işlevsiz kaldıklarında, erk tarafından kurban bankasından seçilen köleler öldürülerek tanrılara sunuluyordu. Senaryoların hepsinde, mevcut durumun iyileşmesi adına seçilen bir nesne ya da canlı, simgesel takaslar aracılığı ile yüklenen anlamları üzerine alıp, verilen cezayı göğüslüyor. Antik dönemin sonuna gelindiğinde ve Hristiyanlık dini yükselmeye başladığında ise İsa Mesih, üzerine anlam yüklenen figür olma işlevini üstlenmeye başlıyor.

Simgesel anlamlar yüklemeye ve ötekileştirmeye, fiziksel yapıların dışında dilde de rastlıyoruz. Ötekini imlemek için tarih boyunca kullanılan ve Helenistik Dönem Yunanca’sında kendine yer edinen sapkın kelimesi, başlangıçta döneme ait iki düşünce akımına mensup olan Stoa’cıları ve Kinik’leri ayırmak için kullanılıyor. Sapkın kelimesi, daha sonra ‘yoldan çıkan kimseler’ için tekrar tekrar kullanıma sokuluyor ve öteki olarak belirlenen kişilerin fiillerini tarif etmek için kullanışlı bir araç olarak iş görüyor.  Farklı bir ayrım da antik ‘sapkınlardan’ olan Gnostik temelli düşünürlerin Dualist’lere karşı konumlanmaların da, ritüeller yerine bilgiyi seçmeleri ile ortaya çıkıyor. Adlarını bilgi anlamına gelen gnosis kelimesinden alan grup, ibadet uygulamalarına karşı çıkarak dini otorite tarafından doktrinsel bütünlüğü bozan kişiler olarak tanımlanıyorlar. Aziz Augustinus’tan okuduğumuz kadarıyla, Tanrı’yı yapısı gereği iyi olarak kabul eden Dualist’ler, yaratıcıya şirk koştuğunu düşündükleri Gnostik kişileri kiliseden aforoz ediyor ve metinlerini kutsal alanlara kabul etmiyordu.

Merceği bu seferde Orta Çağ’a çevirmeyi öneren Demir, 15.yy’da Güneydoğu Anadolu’da yaşamış Ermeni asıllı savaşçı grupları merkeze alarak, Ortodoks kilisesinin asker ihtiyacı için -geçici bir süre- yanında tuttuğu ‘içerideki öte-kiyi’ açımlamaya çalıştı. Agresif vaazları ile kilisenin bireylerden para talebini reddeden ve din adamları tarafından Cennet’ten satılan arsalara karşı çıkan grup, ormanda komün bir yaşam sürmeye devam ediyor. Haçın bir işkence aracı olarak görüldüğü toplulukta Katolik kilisesinde yürütülen ritüellerin aksine, kadınlarda aktif görev alabiliyor. Zamanında çeşitli teolojik tartışmalara sebebiyet veren bu iki görüş, kilise kendi haklarına sahip ve özgür kadınlara karşı kaybedince; ötekine yapılan büyü, baştan çıkarma ve şeytana tapma suçlamaları ile daha da ayrışıyor. 

Çeşitlendikçe yerlerine yenisi eklenen suçlamalar, vaftize kutsal bir anlam atfetmeyen topluluk; uçarak vaftiz edilmiş bebekleri evlerinden çalma iddiası ile yavaşça ötekileştiriliyor ve giderek ‘cadılaşıyor.’ Bu anlamda düşünüldüğünde zaman zaman ilk cadı olduğu iddia edilen; Apokrif metinlerde yer alan ve ilk kadın ya da Lamia olarak bilinen Lilith’in evlere girmemesi için temellere gömülen büyülü kaseler, 6.yy’da ötekine karşı alınan ilk önlemlerden sayılabilir. 



Müslümanların kutsal topraklarda ilerlemesini ve giderek daha fazla kişiyi etkileyen vebayı bahane eden kilise, bela paratoneri olarak gördüğü cadıları konu alan fermanlar hazırlamaya başlıyor. 1470 yılında üretilmiş ‘’Waldersianlar Şeytana Taparken’’ adlı minyatür, dua etmek için ellerini birleştirip keçinin arka kısmına yaklaşan Waldersianların dini ayinini konu ediniyor. Ötekinin tertip ettiği ‘aşağı’ uygulamaların yanı sıra gökyüzünde süpürgeleri ile süzülen cadılara ve demon adı verilen iblis-yaratıklara yer veren minyatür, şeytana duydukları saygı için keçinin arkasını öpen kimselerin garip edimlerini ‘ifşa etmeye’ çalışıyor. Ötekinin kötücül niyetlerine karşı kendi sokak yasasını yaratan halk ise şehrin meydanlarında gerçekleşen insan yakmalarına başlıyor.


Yakmaların yanında bir de Engizisyon Mahkemeleri ötekini öğüten bir araç olarak sahneye dahil oluyor. Katar’ları politik arenadan silmek için kilise tarafından kurulan Engizisyon Mahkemeleri, kişilerin birbirini gammazlaması ile işleyen bir dinamiğe sahipti. Suçlanan kişinin mahkemede afallaması için seri bir şekilde sorulan dini sorular hızlı ve acımasız infazlara da yol açıyordu. Mahkemeler, fiziksel olarak kanıt bulmak her zaman kolay olmadığından, yargılanan insanların ağzından itiraf almak için işkenceye başvuruyordu. Mahkemeye yapılan ihbarların bir kısmı ise asılsız, kişilerin sevmediklerini ortadan kaldırma amacı ile gerçekleşiyordu. Daha sonra kendi içlerine yönelik  seferler düzenleyen Papa 3. Innocent’in liderliğindeki kilise, sefere katılan inananların günahlarını ve borçlarını silerek yürüttüğü bir ikna kabiliyetine sahipti. Profesyonel Müslüman ordusu ile savaşmaktan korkanlar, yakınındaki düşman ile savaşmak için sıraya giriyordu. İkiye ayrılan toplumun bir kısmı Katar’ları savunurken diğer bir kısmı ise Engizisyon Mahkemesi’ne para ve odun bağışlıyordu.


Baykar Demir, konuşmasının devamında ötekinin oluşumunda kilise tarafından üretilen ayrışmanın ve hıncın ulaştığı boyutu gösteren sanat eserlerinden örnekler  ile devam ediyor.


14.yy’a ait, Languesoc Katarları’nın Fransız Katolik Haçlıları tarafından saldırıya uğrarken tasvir edildiği el yazmasında, kılıçlarını savururken gösterilen askerlerin zırhlı atlar üzerinde düşmanı bertaraf etmesine tanıklık ediyoruz. Hayatları için yalvaran Katar’ların neredeyse birbiri içine geçmiş ve sinmiş bedenlerine karşın, askerler kompozisyon alanının çoğunluğunu ele geçirmiş vaziyette. 1549 tarihli Jan Luyken tarafından üretilen, Amsterdam’da gerçekleşen bir yakma eylemini konu alan illüstrasyon ise şehrin açık alanlarında karşılaşılan fiziksel şiddetin geldiği boyutları gösteriyor. 


Şeytani ilimlere merak duyan 22. Johannes, ‘’Onun Gözetleme Kulesi’’ başlıklı fermanında cadılara ait olduğu düşünülen büyü temelli uygulamalara yer veriyor. Bazı fermanlar ise büyü yapma hakkını doğrudan kiliseye devrediyor. Bu sırada fermanlar sayesinde sorgu sırasında işkence yapma hakkı verilen Engizisyon Mahkemeleri, aynı zamanda ölen kişilerin varlığına da el koyuyor. Kutsala olan saygısızlık adı altında geçen şeytan ve demonlara tapma gibi uygulamalar yasak ilan edilirken kilise gerçekleşen insan katliamlarına karşı: ‘’Peki bütün bunlar olurken Tanrı nerede?’’ sorusunu soranlara, ‘’Tanrı üstümüzde.’’ cevabı ile karşılık veriyor. 

Papa 8. Innocent ‘’Cadı Çekici’’ olarak çevrilebilen ‘’Mallerus Maleficarum’’ adlı kitaba onay verdiği sırada gelişen matbaa teknolojisi, kilisenin cadılara karşı bildirilerinin kolaylıkla yayılmasına olanak sağlıyor. Amerika’ya giden ilk iki kitaptan biri olan ‘’Mallerus Maleficarum’’, Katar’ların yokluğunda kadınları ötekileştirmeye çalışan kilisenin zamanla kullanışlı bir enstrümanı haline geliyor. Küçük Buzul Çağı olarak bilinen dönemde yaşanan kıtlığın sebebi olarak görülen cadılar aracılığı ile kadın, erkek ile arasındaki tabiat farkı ve ikincil olduğu varsayılan doğası ile arka plana itiliyor. Felsefeden anlamayan, çocuk zekasına sahip ve cinsel şehvete düşkün ifadelerini metinlerden yaptığı alıntılarla gösteren sanat tarihçisi, Adem’in kaburgasından yaratıldığı için eksik biçimli olarak görülen kadının cadı olarak konumlandırılmadan önce maruz kaldığı itibarsızlaştırmalara dikkat çekiyor.


Kadın cinsiyeti üzerinden kurulan cadı imgesi, şiddet içeren sorgulamalara ve saatlerce asılı bırakmak sureti ile alınan zoraki itiraflar ile beraber kuruluyor. Cinsel organa yönelik icat edilen işkence aletleri yaygınlaşıyor. Cadı olmak ile suçlanan kadınların sorgusunda aranan ‘şeytanın işareti’, kadının şeytan ile ilişkiye girdiğinin bir kanıtı olarak geçiyor. İneklerin kırmızı kan vermesine yol açan süt büyüsü ve doluların yağmasına sebep olan hava büyüleri, cadılık suçlamalarında öne çıkan sebeplerden. Suçlamalar meşru bir zemin kazandıktan sonra ise, bildiğimiz hali ile ‘cadı avı’ başlıyor.


Yargılamalar devam ederken bir yandan da ötekinine dair hikayeler oluşmaya başlıyor: Şeytan ile kan karşılığı yapılan anlaşmalarda ruh, sonsuza kadar karşı tarafa teslim ediliyor. Dualar tersten okunuyor, ormanların derinliklerinde buluşmalar gerçekleşiyor, şeytanlardan öğrenilen zehir formülleri üretiliyor, orgyler düzenleniyor ve kazanlar dolduruluyor. Biçim değiştirme pratikleri ile insan-hayvan karışımı morfolojik formlar ortaya çıkıyor. Hristiyanlar katlediliyor. Öğretiler ise, cadıdan önce kızına, sonra da denetimle beraber torununa geçiyor. 16.yy’da yaşayan ressam Albrecht Dürer ise sembolik unsurları kullanarak kağıt düzleminde saçı açık, kemerli bir buruna sahip ve keçiye ters binen yaşlı bir cadıyı betimliyor. Eşini aldatan kadınların ceza olarak eşeğe ters bindirilmesine paralel olan bu benzetme, Umberto Eco’da alıntı yapan Baykar Demir’e göre ‘’ötekinin çirkinliğini oluşturan kodifikasyon’’larda hayat buluyor.


Cadıların kurumlarla olan ilişkisini çözümleme olanağı sunan Genç Frans Fracken’in ‘’Cadıların Bir Araya Gelişi’’ adlı eserinde, aristokrasinin desteğini düşündüren güzel giyimli bir kadına, askerlere ve şeytanla sol gözünden çıkan kan ile anlaşma imzalayan insanlara rastlıyoruz. Şema, soyluların verdiği büyü siparişlerini akla getiriyor. Ayrıca soyunmakta olan kadın figürü cadılığa geçiş aşamasına hazırlanıyor, başı kesilmiş masum Hristiyan kız figürü ise demonlar tarafından kalabalık alandan uzaklaştırılıyor. Benzer bir ölüm sahnesine Rogier van der Weyden’in ‘’İsa’nın Çarmıha Gerilişi’’ adlı 1440-1445 yapımı tablosunda rastlıyoruz. İki demon, kurumsal olana karşı saygısızca Hz. İsa’nın çevresinde süzülüyor ve kendi anti-propagandalarını gerçekleştiriyor.



İleriki dönemlerde daha öznel bir boya kullanımının kullanıldığı cadı betimlemelerine, Francisco Goya’nın cadı şabatlarında denk geliyoruz. 1789 yapımı tabloda, keçi formundaki şeytana biri sağlıklı diğeri ise hastalıklı olmak üzere iki bebek sunuluyor. Yağından uçma merhemi yapılan ve resimlerde tekrar eden ölü fetüs öğesinin, sanatçının ölü doğan çocukları ile ilişkili olabileceğini ekliyor Baykar Demir. Sanatçının 1797 yılında ürettiği, cadılıkla suçlanan ve sivri uçlu şapka giyen bir kadını konu aldığı ‘’Yapılacak bir şey yoktu’’ adlı gravürü aynı zamanda bir tarihi belge olma niteliği taşıyor ve dönemindeki uygulamaları açığa çıkartıyor.



Modern dönemlerin başlangıcı ile azalan kilise baskısı sonucunda cadı avına karşı çıkan insanlar belirmeye başlıyor. Hatta Baykar Demir, cadıları askerde bir güç bileşeni olarak kullanma çağrısı yapan insanların boy gösterdiğini de ekliyor. Karikatürize ve şematik cadı söylentilerden korkma dönemi biterken, modern dünyada asıl korkulan kişi insanın kendisi olup çıkıyor. Bilim ve Aydınlanma Dönemi’nin verdiği araçlar ile günah keçisi yaratmanın artık o kadar kolay olmadığı bir dönem başlıyor. Sanat tarihçisi, erkin her zaman açıklayamadığı şeyi değiştirdiğini veya ortadan kaldırmaya çalıştığını söyledikten sonra, kutsal kitaptan bir alıntı yaparak konuşmasını sonlandırıyor:


Başkasını Yargılamayın

(Mat.7:1-5)

37 “Başkasını yargılamayın, siz de yargılanmazsınız. Suçlu çıkarmayın, siz de suçlu çıkarılmazsınız. Başkasını bağışlayın, siz de bağışlanırsınız.




İkinci konuşmacı olan yazar Özgür Taburoğlu, antik anlatılar boyunca zındık olarak gösterilen kişi üzerinden çeşitlendirdiği ‘şeytani derinliği’, estetik nesnenin ortaya çıkışı için önemli bir unsur olarak sunuyor. Öğretileri ödünç alan kişi olarak ortaya çıkan ‘zındık’ karakterini, batıl inançların dünyevi sunumlarından keskin bir çizgiyle ayırıyor. Köklü batıl inançları ise, eski ve uzak yerlerde yaşayan insanların ‘yanlış anlamaları’ olarak tanımlamanın da bir çeşit ötekileştirme olduğunu, Dünyevi ve Kutsal – Modernlerin Maneviyat Arayışları adlı kitabında belirtiyor. 

Oturumdaki konuşmasına ‘’Canavarlaşan bir başkasıdır.’’ önermesi ile başlayan yazar, kesişimler ve örtüşümlerin arasında ‘bir görüngü olarak öteki’ fikrini dinleyicilere anlaşılır kılmaya çalıştı. Daha önce üzerinde düşündüğü fikirlerden olan bir başkasının nasıl gördüğü olgusunu, nazar ile olan ilişkisi üzerinden ‘’bir başkası bizi gördüğünde başımıza gelen şeydir’’ tanımlaması ile açıkladı. Biz görmediğimiz bir yerden bize bakan başkası tahayyülünü temalaştırma ve düşünme gereği duyarken, bir başkası da düşünülmeye ve duyulmaya ihtiyaç duyan kimse olarak konumlanıyor. Varlığına tanık olduğumuzda, varlığını yitiren bir başkası olarak.

Ötekiliğe çok anlam yüklediğimiz için ‘bir başkası’ tanımını tercih ettiğini dile getiren Taburoğlu, canavarları araştırma alanı olarak seçen Teratoloji’nin aynı doğadaki bir mineral gibi kendi halinde canavarlar varmış gibi bir algı yarattığını belirtti. Kafataslarını inceleyerek anormal halleri anlamaya çalışan Frenoloji ise, iç ve dış görünüş arasında kalan bir alanı konu alıyor. Buna rağmen, gündelik hayatta fiziği düzgün kişiyi genellikle dış görünüşü düzgün kişi anlamında kullandığımızı ekledi. Bu ‘düzgün’ kişi, iç ve dış birliği uyumlu olan kişi olarak beliriryor.

Daha sonra Dünya’nın bize görünme, algımıza açılma ve onu düşünme biçimlerimizle ilişkili olan Fenomenoloji’den referansla, canavarları yaratan şeyin bizim ona olan bakışımız olabileceğini sorgulamaya davet ediyor yazar. Çünkü öteki, kendisine canavar demez. Belki de biz ona o kadar çok canavar demişizdir ki artık o da bir canavar olduğuna inanıyordur. Sistemin sahibi varlıklar olarak ayrıcalıklı konumumuzun dışına düşen bu canavar-başkası; bize göre sahici olmayan, yanlış yerde gezen, oransız, biçimsiz ve ölçüsüzdür. Yapılanma dışıdır ve tertibatın sakinlerinin haklarından yararlanamaz. Bu başkasını sosyal alanda hemen tanırız çünkü o; esasa sahip bir makul olan olarak karşımıza gelmez.

Psikanalize atıfla, içinde kapalı kaldığımız aile, okul ve ülke gibi yapılara değinerek devam ediyor. Bu kurumlarda karşılaştığımız, hayatımızda kurucu bir varlık gösteren öteki, Platon’un Pharmakon’u gibi hem dert hem de deva. Aynı zamanda bize benzemeyen öteki, zevk kavrama özelliğinden de yoksun. İlişkilerde şemaların yerine ağları öneren, bir örnek vermek gerektiğinde ise nöronları seçen Özgür Taburoğlu; Slavoj Žižek’ten referansla, Almaya’da Nazi yönetimi altında Yahudi karşıtlığının en fazla olduğu yerin aynı zamanda Yahudi Almancası’nın en az olduğu yer olduğunu dile getiriyor. Başkasının kötücül olmayan farkları ve bana benzeyen yüzü ile karşılaştığım noktada, düşmanlığın gelişmeyeceği ve merakın üstün geleceğini ekliyor devamında.

Yazar, irtibatların artık daha sık olduğu toplumda kapalı sosyal yaşamları öncülleyen cemaatlerin, kentlerin ve milletlerin gücünü kaybettiğini önerdi. Ama bu açık hayatın, başkalığın duygusal bir hal olması sebebiyle idamesinin zor olduğunu belirttikten sonra Leyla Erbil’in romanlarındaki nispetsizlik sergileyen, ucube gibi duran ve duruşsuz karakterlerin biz onlarla konuştuğumuz zaman canavarlıklarına ara veren ‘başkalıklar’ olduğunu da ekledi. Kendi yargılarımız ve travmalarımız sonucu oluşturduğumuz görme kararlılığının, gündelik hayatımızı sürdürmek adına ayrımlar yarattığını ve kendimiz gibi ‘makulleri’ basit cevaplar ve sahip olduğumuz ideolojiler doğrultusunda yakınımıza seçtiğimizi söyledi. Konuşmacı, başkası adına düşündüğümüz, ‘öteki’ ile konuksever ilişkiler kurduğumuz zaman çökecek bir sistemi işaret ederek, konuşmasına son verdi.

Özgür Taburoğlu ve Baykar Demir’in çalışmalarından verdikleri incelikli örneklerin dışında konuya dair güncel fikirlerini de paylaştıkları oturumun sonunda ise, konukların soruları ve katkılarının alındığı bir soru-cevap kısmı gerçekleştirildi.

İki konuşmacı da ötekinin ve ötekiliğin üretildiği senaryoları anlamlandırırken bu kimliğin oluşum süreçlerini göz ardı etmemeye dikkat ediyor. Ötekinin oluşabilmesi için kendi öznesinden edilen kimliklerin, günah keçisine dönüştüğü simgesel alanları konu alıyorlar. Yazılarında ortaya koydukları değişimin, öteki üzerinde uyguladığı baskılayıcı yapıya rağmen, başkası haline getirilmiş olanın mevcut potansiyellerini de içerdiği, sık sık tekrar edilen konulardan. Başkası haline getirilen kişinin kendine ait cümleleri ile kurulan bir günah keçisi tanımı, onun yaratıcı edimini fark etmek açısından kritik bir rol oynuyor. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir