Adı-bizim-zulalarımızda-saklı bir kuşağın almanağı: Gibi




Yaşanılan şeyin 21. yüzyıl olmadığını gösteren bir cinayet var ortada. Bir kitap şekline bürünmüş. Cenaze, kendini aynı bir kitap ‘’Gibi’’ göstermeyi tercih ediyor. Şahitler de var: Esmer tenli, Rona ve Rejina. Kızıl, belki sonradan Dersimli daha sonradan da Özalp. Kim eksik? Matmazel Junkie tabi ki de. Mekan ise sanırım Cihangir, Pera, Tarlabaşı, Tünel, ya da Asmalı. Mekanın fazla bir önemi yok aslında, zaten en sonunda hep Peyote’ye gidilir, eğer ki kapıları açıksa…

Şehir ve ten arasında bir yaşanmışlık olmalı ki, Özer Sarıoğlu tek bir şiirden oluşan kitabı ‘’Gibi’’yi ‘’postmodern canavarın’’ elinden kurtularak okura ulaştırmış olsun. Tabi öyle söylersek küçük bir hata yapmış oluruz: çünkü yazarın okura ulaşmak gibi bir kaygısı yok. Okur olarak biz sadece Özer ‘‘post-polisten’’ kaçarken pantolonunun derin ceplerinden düşenleri topluyoruz. Benim önereceğim şekilde bir Beat-mirasçısı olarak o, her kaçış üstadının yaptığı gibi çarpık bir vasiyet ile ‘yola’ devam etmek zorunda.

Cinayete geri dönersek, bir suçlu da var ortada. Şiir boyunca ölü papatyalarını sunduklarına seslenerek (BİZE ÖLÜ PAPATYALARINI SUNUYOR!) sosyal ölümüne dair bir almanağı işliyor. Arzu, istenç, beden ve sömürü ile dolu sokakların kaldırımlarına izleyicileri yerleştirdikten sonra şiirin devam eden kısımlarında bu sokakları tanıdıkları ile turlamaya başlıyor. Turu hızlı. Çünkü ‘’speed’’ var. Küçük harflerle yazılan dj’ler ile delirmek için ona ihtiyaç var. Sokağın köşesinden döndükten kısa bir süre sonra unutulacak bir düşünce var akıllarında: Bugün hiç bomba patlayacak mı?

Sokaklarda İdeoloji, saklanma, utanç ve eğlence bir. Kapana kısılma ile özgürlük arasında bir geçiş kapısı olarak kirli club’lar da her türlü serzeniş var. İster tövbe edenlerin yakarıları isterse de sevişen etlerin sesleri olsun. Paranın da bir önemi yok çünkü sokakta önemli olan, kaça tokalaştığın. İlerleyiş ise mekanın ilk katı ile terası arasında. Yazar gibi ilerlersek: ki. Hep. Kaçıncı. Joint. İkişer. Techno-gölge. Paradoks. Ayıplananlar ile kalçalar arasından ‘kızıl saçlıya’ ulaşmak için geçilmesi gereken aşamalar bunlar. Daha sonra ise bulanık bir düşte ten ile ter birbirine karışmaya başlıyor.

Bazı dizeler, Adı-bizim-zulalarımızda-saklı kuşağın ‘’pure’’ deneyimlerinin Orta Doğu-Türkiye-Tanrı üçlemesinin neresinde kaldığına dair bir saha çalışmasını anıştırıyor. Sahaya indiğinizde de, müzikle karışan kalabalıkların en çok kullandığı fiil olan yanından geçip gitmekle tanışıyorsunuz. Sosyal ve siyasi bir gerçek olarak ‘yanından geçip gitmek’, birbirine sımsıkı örülmüş kaldırımlara rakip olacak bir dokuyu oluşturuyor. Doku sımsıkı olduğu için de her iyi kurulmuş tuzak gibi dışarıdan bakabilmek için sahadan ‘çıkış’ yapmak gerekiyor. Çıkışlarını, sokağın şatafatlı yenilgisinden ve kısmi zaferlerinden oluşturan Özer Sarıoğlu, şiir yazmayı itirafta bulunmak dışında aynı zaman da bir yüzleşme aracı olarak da kullanıyor. Temas edilen belki de onlarca yüzü kat eden bir çalışma, nasıl olur da yüzleşme içermez zaten?

Yazın sürecinden şevk ve kardeşi olan zevki asla eksik etmediğini öne süren yazar Ray Bradbury’nin de dediği gibi, ‘’Düşünceler yaz sisleri gibi, kozmik bir boğaz temizleme, bir yaprağın düşme sesi gibi yükselip göz kırpar. Ardında bir fısıltı bırakır.’’ sonra da devam ediyor, ‘’Hız sürattedir.’’ Ray Bradburry’nin tanımladığı ‘kozmik-süratten’ sonra gelmesi muhtemel olan durgun epizot ise şiirdeki eleştirel damarlardan birini besliyor. Şimdilerde, hızını alamayıp askıda kalan özne-parçacıklar için zamansız bir ‘’nihil’’ odacık açılmış gibi görünüyor. Devam etmek için de zamanı tahsis yada tahrip edecek itiraflar şart. Kitabında, faili meçhul(!) cinayetinin izini sürerken en az üzücü kaybımız kadar gömülü bir sırrını da itiraf ediyor böylece Özer Sarıoğlu: sonunda Dionysos’u öldürdüğünü…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir