Pandemi Süreci Sanata Erişime Yeni Bir Işık Tutuyor



Koronavirüs’ün yayılmasını engellemek için kapatılan müzelerin çevrim içi programlarında bir yükselişe tanıklık ettik. Şimdi de bir sanat yöneticisi, ırk ve sınıf fikirleri ile birlikte düşünüp, bu erişilebilirliği nasıl koruyacağımız üzerine kafa yoruyor…


Lise Ragbir 13 Nisan, 2020



Mona Chalabi tarafından yapılan bir veri görselleştirmesi; Amerika Birleşik Devletleri’nde ki bir müze koleksiyonunu, eğer bütün kişileri içeren bir popülasyonu temsil edecek bir şekilde aktarılsaydı, alanın nasıl gözükeceğini temsil ediyor.

Mekana toplamda 189 figürün eklenmesi gerekiyor: 79 beyaz kadın, 26 Latin kadın; 18 siyahı kadın; yeni Asyalı kadın; diğer ırk/etnik kökenlerden 5 kadın; 22 Latin erkek; 16 siyahi erkek; 12 beyaz erkek ve diğer ırk/etnik kökenlerden 4 kişi. (Görseller Mona Chalabi’ye aittir.)

Şimdiye kadar, birbirinden ayrı olarak; dil öğrendik, çizim derslerine katıldık, yemek pişirdik, dans partisi verdik, grup meditasyonuna katıldık ve çalışan toplantıları yaptık (ya da yukarıda saydıklarımdan hepsini bir arada). Dünyaya ekranlarımız aracılığı ile bağlanmaya çalışırken, sanal tekliflerin menzilindeki aralık şüphesiz oldukça zengin.

Birçoğumuz izole olurken, sanal deneyimler -alışveriş mağazalarından müzelere kadar değişken- platformlara giriş sağlarken ve bariyerleri aşarken anahtar bir rol üstleniyor.

Sosyal medya platformları ve günlük email bildirimleri ise; insanları sergi salonlarını keşfetmeye, müzelerin gizlenmiş hazinelerine göz atmaya hatta bizzat sanat eserlerin içine girme olanağı sağlamaya hiç olmadığı kadar istekli.


Bu sanal araçların birçoğunun müzelerin kapıları açıkken de erişilebilir olmasına rağmen, kaynaklara eşi görülmemiş bir şekilde yöneliyoruz, ve bunun farkındayız. Bazıları için bu sanal turlar Metropolitan Sanat Müzesi, Louvre veya Tate’in kapılarının ardında neler olduğuna açılan ilk karşılaşmaları içeriyor. Peki, müzelerin kapıları açıldığı zaman bu alanlar kalabalıklar için şimdi olduğu kadar davetkar gelecek mi?

Sanat oluşumları için izler kitle oluşturmak için başvurulan yaratıcı yolların arayışı sektörde hiç yeni değil. Texas Üniversitesi’nde Texas Siyahi Çalışmaları’nın bir parçası olan iki sanat alanının yöneticisi olarak söyleyebilirim ki, sanata erişim günlük tasalarımızdan biri. Evet, sanatın tarifsiz etkisini olabildiği kadar insan ile paylaşmak gibi başkalarını düşünen (altruistic) motivasyonlarımız mevcut. Bir yandan da büyük bir izleyici kitlesinin sağladığı; potansiyel gelir ve hayırsever desteğini artması gibi finansal motivasyonlarımız var.

En çok kaynak bağışlanan sanat kurumları ile en fazla izleyicisi olanların listesi birbiri ile örtüşünce, aradaki bağlantı daha da berrak gözüküyor. Hayırseverler yatırımlarının geniş çaplı etkilere sahip olmasını isterler. Ama bu izleyicilerin oluşum sürecini dikkate aldığımızda, acaba etki ne kadar geniş tutuluyor?

Amerika Birleşik Devletleri’nin etnik makyajı giderek daha çeşitli gözükse de, Andrew W. Mellon Vakfı tarafından oluşturulan bir rapor, müzelerin ve sanat organizasyonlarının ülkedeki istatistikleri yansıtmadığını ima ediyor. 2015’te Mellon tarafından yapılan çalışma müzelerdeki çeşitliliği ortaya koyduğunda, birçok kurum soruna işaret etmeye başladı. Bazıları, kendi çeşitliliği ve dahil etme çabaları hakkında şeffaf olmayı hedefliyor. Ama gerçek ortada: müzelerin çoğunluk olan beyaz izleyicisi, baskın beyaz liderlerinin bir yansıması.

İşlerinde sanattaki çeşitliliği araştıran veri-gazetecisi ve sanatçı Mona Chalabi, Ulusal Sanat Bağışı’na ait bir raporu şu şekilde yorumluyor: bir yılda ‘’beyaz Amerikalılar, siyahi ya da koyu esmer Amerikalılara kıyasla iki katı kadar daha fazla ihtimalle, en az bir sanat aktivitesine katılılyor.’’ Tabi bu, müzelerin kapatılması sonucunda en fazla beyaz müze ziyaretçilerinin etkilendiğini de ortaya çıkartıyor. #Evdenmüze olgusu çok fazla dile geliyor, ama bu durumun müzelerin çoğunlukla beyaz izleyicilere kapatıldıktan sonra hız kazandığını not etmekte fayda var. Sanatı deneyimlemenin yeni yollarına olan ihtiyacın artması, pandemi öncesinde belirli alanlara hoş karşılanmayan kimseler için hala etki oluşturmaya devam ediyor.

Ford Vakfı’nın kurucusu Darren Walker’ın New York Times’a söylediği gibi, ‘’Müzelerin topluma ayna tutmak gibi sorumlulukları vardır.’’ Bu uyarda, yeni koşullar hepimizin yarar sağlayabileceği yeni olasılıkları gösterdiğinde, sanat yöneticileri (kendimi dahil ederek) kendilerini denetleme ihtiyacını duymalı.

Bu koşullar üç şekilde ele alınabilir:

Görev tanımı denetimi yapmak.
Kuruluşun görevini destekleyen ilkeleri dikkate almalı. Her organizasyonun sahip olduğu, görev tanımları tarafından şekillendirilen, başarıya götüren bir haritaya sahip olması gerekir. Modern Sanatlar Müzesi gibi ‘’modern ve çağdaş sanatın derinden anlaşılması ile birlikte onlardan zevk alabilmek’’, Afrika Amerikan Ulusal Kültür ve Sanat Müzesi gibi ‘’Amerikalılara hikayelerinin, tarihlerinin ve kültürlerinin küresel etkiler ile nasıl şekillendiğini göstermek’’ ya da Met gibi insanları ‘’yaratıcılık, bilgi veya fikirler aracılığı ile’’ bağlamak. Sergiler, programlar ve alanlar gibi unsurlar bahsedilen başarıyı sağlamanın araçlarındandır.

COVID-19 bu içeriklerin alet çantasını değiştirdi elbette ama yeni araçları hayal ederken, uzun uzadıya düşünülmüş amaçlarımız bu doğrultuda bel kemiği görevi görmelidir. Kendi kurumumda fiziksel erişim engellenmiş olsa da, bizi yönlendiren fikirlere giriş noktaları oluşturmaya dair bir sorumluluğumuz olduğu için, ‘’sanat aracılığı ile güncel sosyal sorunların açımlanması’’ konusuna işaret edecek yeni yollar araştırıyoruz.

Maaş çekleri hakkındaki doğruları söylemek. Bir oluşumdaki uygulanan -giriş ücretleri, eser satışları, hediyelik eşya satışları veya cömert bağışçılar- gibi gelir elde etme araçlarından bağımsız olarak, zorlayıcı kapitalist bir sisteme dolanmış olduğumuz ortada.

Pandemi yüzünden karşılaştığımız durumlardan bazıları olarak sıralanabilecek; sıkışan sergi takvimleri, durdurulan sanat kargoları, izleyici çekme niyetinde olan sanat etkinlikleri, destekçiler ve ilgi alanları gibi unsurlar, kapitalizm ve sanat kurumlarının kesişimini bir çekim noktası haline getirdi.
Bizim gibi ticari olmayan yerlerin bile para kazanma sistemin içinde olduğunu reddedemeyiz.

Peki ya sistem güvenilir olmaktan çıkınca ne olur?
Bu yeni çıkarlar ve çerçeveler içinde, sanatı daha kalabalık kitlelere ulaştırmak eskisi kadar gerekli midir? (Kayda geçsin, ben evet diyorum.)

Bekçinin kontrolünü yapmak.  Sanata erişim sanal geçitlere indirgendiği için kamu ile iletişime geçen ve arka planda yer alan kişilerin rolü oldukça kritik. Çünkü sanal dünyada ziyaretçiler, alanda normalde hareket edebilecekleri gibi hareketlerini şekillendiremiyorlar. Galerileri ya da tabloları isteklerine göre es geçme şansları yok.
Çevrimiçi şekilde sunulanlar, bir yandan girişten geri çevrilmelere bir çare bulurken, kimin neyi göreceği konusundaki dizginleri hiç olmadığı kadar daha da sıkı çekiyor.


Dikkatin sanal tarafa çekilmesi ile birlikte sanal gezginler, -sanat ve kültürü nasıl değerlendirdiğimiz- üzerinde uzun vadede  olumsuz bir etki bırakabilecek tek yönlü yorumlara daha müsait hale geliyor. Kapıdaki kültür bekçileri için neyin paylaşıldığı ve nasıl paylaşıldığı, ağır bir sorumluluk.

Özellikle de Ulusal Kovboy Müzesi’nin 17 Mart’tan itibaren 10,000 takipçiden 306,000 takipçiye ulaşmasını göz önüne alırsak. Dışarıdan bakıldığında, pandeminin kovboylara dair şeyler hakkında kişilerde bir heves yarattığı düşünülebilir. Ama artan ilgi büyük olasılıkla, kamuya seslenen kişinin; müzenin koleksiyonundaki -aşağı yakadan baba şakalarına- erişimi kolaylaştırması ile ilişkili. Bu durumda 300,000 ilgili şahısa kovboy hayatı hakkında hangi anlatıların paylaşılacağı büyük bir sorumluluk arz ediyor.

Sanatçı Deborah Roberts, en son telefon görüşmemizde bana ‘’Bir sanat eserini şahsen görmek gibisi yok. Fırça darbelerini ve teknik kapsamı görmek sanatçının aklındakileri ve niyetlerine dair bir farkındalık sağlıyor. Ama şimdilik elimizdeki ile idare etmeliyiz. ‘’ dedi. Haklı. #Evdenmüze, bir galerinin kokusunu ya da müze camında kendi yansımanı yakalamanın yerini alamaz. Ama eğer sürekli değişen dünyada, kendimizi gözden geçirirsek, belki de bütün kitlelere hizmet verebilmek için daha donanımlı oluruz.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir